Adını ne koyarsanız koyun. Dikkatsizlik deyin, ihmal deyin, kural hatası deyin… Sonuç değişmiyor.
Bir aileden üç genç insan toprağa verildi.
İkizlerden biri yoğun bakımda, bir ailenin kalbi hastane koridorlarında atıyor.
Acının tarifi yok, kelimesi yok, karşılığı yok.
Bu yaşanan, Mersin’de “bir trafik kazası” olarak geçip gidilecek onlarca olaydan biri değil.
Ama ne acıdır ki, biz öyle davranıyoruz.
Bir iki gün konuşuyor, sonra “kader”, “kaza” deyip yolumuza devam ediyoruz.
Oysa bu kaza, şehrin en işlek ana arterlerinden birinde yaşandı.
Evet, yaya geçidi var.
Ama bilen bilir:
Orası trafik akışının değil, trafik karmaşasının yaşandığı bir nokta.
Nefes alınamayacak kadar sıkışık, keşmekeş, kontrolsüz.
Bu yol;
yüzlerce bürokratın,
iş insanlarının,
kent halkının,
şehrin çıkışını ve girişini sağlayan iki ana damardan biri.
Ve bu yol,
her seminerde,
her toplantıda,
her çalıştayda konuşulur.
Projeler çizilir, sunumlar yapılır, dosyalar hazırlanır.
Ama gelinen noktada değişen tek şey…
kaybettiğimiz canlar oluyor.
Hayatlarının baharında üç genç.
Bir evde üç sandalye eksik artık.
Bir annenin, bir babanın ömrü boyunca sırtında taşıyacağı bir yük bu.
Şimdi kime ne diyeceksiniz?
“Talihsizlik” mi?
“Anlık hata” mı?
Yoksa yine “olur böyle şeyler” mi?
Medeni dünyalarda trafik, yalnızca levhalarla değil, akıl ve planlamayla düzenlenir.
Yaya geçidi çizmekle iş bitmez.
Işıklandırma, hız düşürme, üst–alt geçit, kavşak düzenlemesi, denetim…
Hepsi bir bütündür.
Bizde ise çoğu zaman her şey,
birileri ölünce tekrar hatırlanır.
Dilerim bu son olur.
Dilerim bir daha hiçbir aile, “bir ihmalin bedelini” evlatlarıyla ödemez.
Ve dilerim Mersin’de trafik, gerçekten insan hayatını önceleyen bir anlayışla yeniden ele alınır.
Çünkü bu artık bir kaza değil.
Bu, göz göre göre gelen bir ihmaller zinciridir.