Biz nazarla büyüdük.

Bebek doğduğunda mavi boncuk takıldı.
Güzel bir şey söylediğimizde hemen ardından maşallah eklendi.
Başarının ardından hafif bir ses tonuyla nazar değmesin dendi.

Bu refleks sadece bir inancın ötesinde bir kültürel hafıza.

Nazar meselesini araştırdığımızda, bilim dünyası nazarı fiziksel bir enerji ya da ölçülebilir bir güç olarak tanımlamıyor. Gözden çıkan bir “dalga”ya dair kanıt yok. Ama bu, konunun tamamen yok sayıldığı anlamına gelmiyor.

Bilim başka bir yere bakıyor:
İnancın insan üzerindeki etkisine.

Bir kişi nazara uğradığını düşündüğünde gerçekten huzursuzlaşabiliyor. Kaygı artabiliyor. Uykusu kaçabiliyor. Ortada doğaüstü bir mekanizma değil de zihnin bedeni etkileme kapasitesi var. İnanç, bedende gerçek tepkiler oluşturabiliyor.

Fakat mesele sadece psikoloji de değil.

Nazar inancı kültürel bir denge unsuru gibi çalışıyor.
“Aşırı övünme.”
“Gösteriş yapma.”
“Fazla görünür olma.”

Bu cümleler doğrudan söylenmese bile nazar anlatısının içinde hep var. Belki de nazar, toplumların ölçüyü koruma biçimlerinden biri.

Bir tür sosyal uyarı sistemi.

“Her şeyini sergileme.”
“Her sevincini bağırarak yaşama.”
“Mutluluğu biraz sakla.”

Modern dünya her şeyi paylaşmaya alışmışken, nazar inancı arka planda sessizce varlığını sürdürüyor. Belki de bu yüzden tamamen kaybolmuyor. Belki de nazar görünür olmanın bedeline dair anlatılmış bir hikâye.

Ve belki de bilim bugün nazarı bir enerji akışı olarak ölçmüyor olabilir. Ama insanın insana etkisinin bütünüyle çözüldüğünü de kim söyleyebilir?