Yıllardır havacılığa farklı bir ilgi duyuyorum. Belki de yeniden dünyaya gelsem, bu alanda çalışmak güzel olabilirdi diye düşündüğüm zamanlar az değil. Gökyüzünün dili, düzeni, matematiği… İnsana hem güven hem de tevazu öğretiyor.

Son zamanlarda ise bu ilgi, sıkça duyduğumuz bir kelimeyle yeniden karşıma çıktı: türbülans.

Türbülans en basit hâliyle, havanın düzensiz hareket etmesi. Uçağın bir anda sarsılmasına neden olan, çoğu zaman bulutla ya da fırtınayla doğrudan ilişkili olmayan bir durum. Hatta bazen “her şey yolundaymış gibi görünen” anlarda ortaya çıkıyor. İşte bu yüzden de yolcular için ayrı ürkütücü olabiliyor.

Uzman değilim ama meraklı bir yolcuyum. O yüzden bu meseleye korku hikâyelerinden değil, sakin bir meraktan bakma amacıyla yola çıktım. Okudukça rahatlıkla şunu görebiliriz: Türbülans, yolcu için konforsuz olabilir. Kontrol hissinin bir anda zedelenmesi, insanı huzursuz edebilir. Ama işin teknik tarafında uçuş güvenliği açısından, tablo sanıldığı gibi dramatik değil.

Modern yolcu uçakları bu sarsıntılar düşünülerek tasarlanıyor. Türbülans, uçağın kendisi veya pilotlar için ciddi bir risk oluşturmuyor. Asıl risk, çoğu zaman kabin içinde kemer takılmadığında ya da ayakta yakalanıldığında yaşanabiliyor.

Peki türbülans son dönemlerde neden daha sık karşımıza çıkıyor?

Burada işin içine iklim krizi giriyor. Atmosfer ısındıkça üst hava akımları da değişiyor. Hava eskisi kadar düzenli akmıyor, sıcaklık farkları artıyor. Hava akımları, gökyüzünün otoyolu gibidir; hızlandığında ya da yön değiştirdiğinde, uçuş daha sarsıntılı hissedilir. Bilimsel çalışmalar, özellikle bulutsuz havada yaşanan ve önceden fark edilmesi zor olan türbülansların bu yüzden daha sık hissedildiğini söylüyor. Mesele, pilotların ya da uçakların değişmesi değil; gökyüzünün dengesinin bozulmasıyla ilgili.

Türbülans, düşüş değildir.
Sarsıntıdır.
Ve her sarsıntı, tehlike anlamına gelmez.

Bazen yapılması gereken şey çok basittir:
Yerinde oturmak.
Kemerini bağlamak.
Ve korkunun değil, bilginin rehberliğinde kalabilmek.