Fransa, çocuklar için sosyal medya yasağını ciddi biçimde tartışıyor.
Avustralya’nın attığı tarihi adımı takip ederek, 15 yaş altı çocukların sosyal medya kullanımını yasaklamayı ve 15–18 yaş arası öğrenciler için liselerde cep telefonlarını tamamen devre dışı bırakmayı hedefliyor. Henüz taslak aşamasında olan bu düzenleme bile tek başına önemli bir gerçeği gösteriyor:
Dünya, çocuklar söz konusu olduğunda artık “özgürlük” kavramını yeniden düşünmeye başladı.
Bu tartışma yalnızca bir teknoloji meselesi değil; bir nesil meselesi.
Bugün çocuklarımız, tarihte hiçbir kuşağın yaşamadığı kadar erken yaşta ekranla tanışıyor. Sosyal medya platformları, yetişkinler için bile ağır bir psikolojik yük oluştururken, gelişim çağındaki çocuklar için neredeyse denetimsiz bir deney alanına dönüşmüş durumda. Henüz bilimsel çalışmaların tüm sonuçları netleşmemiş olabilir; ancak sahada gördüklerimiz, sınıflarda, evlerde, sokakta yaşananlar hepimize güçlü bir sezgi veriyor.
Çocuklar sosyallikten uzaklaşıyor, yüz yüze iletişim zayıflıyor, sabır ve odaklanma becerileri hızla eriyor.
Velilerin kaygılarını görmezden gelmek mümkün değil. Özellikle metropollerde yaşayan aileler, “Çocuğuma ulaşamıyorum”, “Ödevlerini telefondan yapıyor”, “Güvenlik için gerekli” gibi gerekçelerle cep telefonu ve sosyal medya kullanımını savunuyor. Bu kaygılar gerçek; ancak çözüm, kontrolsüz bir dijital özgürlük olmamalı.
Çünkü bugün çocuklar için “ulaşılabilir olmak”, çoğu zaman sürekli çevrim içi olmak anlamına geliyor. Bu ise güvenlikten çok, bağımlılık riskini büyütüyor.
Fransa’nın ve Avustralya’nın attığı adımlar bize şunu söylüyor:
Devletler artık “yasak” kelimesinden korkmadan, çocukların yüksek yararını önceleyen politikalar geliştirebiliyor. Bu yasaklar cezalandırıcı değil; koruyucu. Tıpkı emniyet kemeri zorunluluğu gibi. Bir zamanlar ona da karşı çıkılmıştı.
Türkiye’de de bu konu daha fazla ertelenmemeli. Kapsamlı, çok paydaşlı ve cesur bir düzenlemeye ihtiyacımız var. Elbette tek başına yasak yeterli değil. Yasak, ancak doğru alternatiflerle anlam kazanır.
Burada en büyük sorumluluk ise yine yetişkinlerde, yani ebeveynlerde.
Çocuğuna ekranı yasaklayıp elinden telefonu düşürmeyen bir anne-baba, inandırıcı olamaz. Rol model olmak hala en güçlü eğitim yöntemi. Ebeveynlerin kendi sosyal medya kullanımını sorgulaması, haberini telefondan değil gazeteden okuması, çocuğuyla aynı odada ama farklı ekranlarda vakit geçirmemesi gerekiyor.
Belki de yeniden açık kütüphaneleri, mahalle ölçeğinde çalışan okuma salonlarını, çocukların gerçekten sosyalleşebileceği kamusal alanları konuşmalıyız. Bilgiyi ekrandan değil kitaptan, algoritmadan değil meraktan öğrenmeyi yeniden cazip hale getirmeliyiz.
Bu mesele yalnızca bugünün değil, yarının Türkiye’sinin meselesi.
Ekranla büyüyen bir neslin mi, yoksa düşünen, tartışan, üreten bir kuşağın mı yetişeceğine bugün verdiğimiz kararlar yön verecek.
Fransa cesur bir adım atmaya hazırlanıyor.
Bizim de artık “bir an önce” demeyi bırakıp, bir an önce harekete geçmemiz gerekiyor.