Türkiye’de özellikle gençleri hedef alan işlenmiş gıda reklamları; hız, eğlence, arkadaşlık ve özgürlük temaları üzerine kuruluyor. Renkli ambalajlar, enerjik müzikler, sosyal medya fenomenleri ve sporcu iş birlikleri ile ürünler adeta hayatın vazgeçilmez bir parçası gibi gösteriliyor.

Gazlı içecekler, paketli atıştırmalıklar, hazır soslar ve fast-food zincirleri; gençlerin yoğun tempolu hayatına “pratik çözüm” sunuyor görüntüsü veriyor. Ancak bu pratiklik, uzun vadede sağlıklı beslenme alışkanlıklarının zayıflamasına, ev yemeklerinden uzaklaşmaya ve geleneksel mutfağın geri planda kalmasına yol açabiliyor.

Gençler için asıl risk, reklamın fark edilmeden bilinçaltına yerleşmesi. Çünkü tekrar edilen görüntü, normalleşir. Normalleşen tüketim alışkanlığı ise sorgulanmaz hale gelir.

Medya Okuryazarlığı Bir Zorunluluk

Burada yapılması gereken şey yasaklamak değil; bilinç geliştirmektir. Gençlerimize medya okuryazarlığını öğretmek zorundayız. İzlediği bir dizide neden hep aynı marka telefonun kullanıldığını, neden her kutlamada aynı içeceğin masaya konduğunu, neden “eğlence”nin mutlaka paketli bir ürünle eşleştirildiğini sorgulayan bir genç; manipülasyona karşı daha dirençlidir.

Unutmayalım: Kültürel dönüşüm bir gecede olmaz. Sabırla, tekrarlarla ve sembollerle inşa edilir.

Bize düşen ise iki kere düşünmek:
Gerçekten ihtiyacımız olduğu için mi tüketiyoruz, yoksa bize ihtiyaçmış gibi mi hissettiriliyor?

Çünkü gelecek nesillerin damak tadı kadar zihinsel bağımsızlığı da bizim bugün göstereceğimiz farkındalığa bağlı.