Eski büyüklerimizin dilinden düşmeyen o meşhur kelam-ı kibarı hatırlayanınız var mı “İşten değil, dişten artar." Yani derlerdi ki; ne kadar kazandığın değil, neleri harcamayıp bir kenara koyduğun önemlidir.

Peki, günümüzde "dişten artırma" işini nasıl hallediyoruz? Cevap çok basit…Telefonun ekranında kaydırarak!

Sokağa çıktığınızda etrafınıza bir bakın. Şehir trafiğinin yeni sahipleri kırmızı ışıklar değil, arkalarında kocaman kutularıyla sağa sola mekik dokuyan kurye kardeşlerimiz. Bir tarafta dakikalarla yarışan, "Sipariş gecikti" yıldızından çekinen devasa bir kurye ordusu; diğer tarafta ise evde koltuğa kurulmuş, o kutunun içinden çıkacak sıcak paketi "kurye nerede" haritasından canlı takip eden "ev gençliği"...

Ortada tam anlamıyla bir akıl tutulması ve simetri var. Biri hayatını kazanmak için motor üzerinde saniyelerle yarışıyor, diğeri ise mutfağa gidip iki yumurta kırmaya üşendiği için siparişin gelmesini bekliyor!

Eski güzel günleri bir hatırlayalım... Merdiven otomatiği yandığında mahalle kokusundan kimin evinde ne piştiği anlaşılırdı. "Bugün Komşu Naciye Teyze mercimek çorbası yapmış", "Arka sokaktaki teyze kek pişirmiş" diye kokudan menü çıkarırdık. O emekle pişen çorbanın, fırından yeni çıkmış tepsi böreğinin buharı evin huzuru olurdu. Şimdi ise evin tek huzur kokusu; motordan teslim alınan, bantla sıkıca mühürlenmiş o karton poşetin kokusu!

İşin en trajikomik tarafı ne biliyor musunuz? "Çok çalışıyoruz, zamanımız yok, o yüzden yemek yapamıyoruz" bahanesine sığınmamız. Oysa akşam evde oturup üç saat boyunca sosyal medyada kaydırma yaparken hiç zaman sıkıntısı çekmiyoruz! Yani sorun zamansızlık değil; evde tencerenin altını yakma becerimizin, telefonun "Sipariş Ver" butonuna basma refleksimizin gerisinde kalması.

Sistem şöyle işliyor: Acıkıyoruz, uygulamayı açıyoruz, "Hadi bir hızlı yemek söyleyelim" diyoruz. Sonra o dakikalar içinde kapımıza gelen, içinde ne kadar koruyucu katkı maddesi olduğunu bilmediğimiz gıdayı bünyeye indiriyoruz. Sonuç? "Hem cebe zarar, hem cana!" İşten artıramadığımız gibi, dışarıdan sipariş vererek dişten de artıramıyoruz. Mideye indirdiğimiz o hazır gıdaların faturasını ileride hastane randevularında, diyetisyen seanslarında ödeyeceğiz. Yani gelecekte önce yemeğe, sonra da o yemeğin açtığı tahribatı tedavi etmeye para harcayacağız!

Memleketçe enteresan bir alışkanlık edindik. Mutfaktaki tencere ve tavalar artık yemek pişirmek için değil, tezgâhta dekoratif dursun diye oradalar.

Biz yine de umudumuzu kesmeyelim. Belki bir gün birisi çıkıp "Tencereni Yak, Cüzdanını KorApp" diye bir uygulama geliştirir de, gençlerimiz mutfaktaki ocak düğmesinin sol tarafa çevrilerek açıldığını yeniden hatırlar.

Yoksa yakın gelecekte torunlarımıza "Bizim zamanımızda evde yemek diye bir şey pişerdi, mis gibi kokardı..." diye masallar anlatmaya başlayacağız, benden söylemesi!