Tarihimizin en derin, en yıkıcı felaketlerinden birini yaşadığımızda, millet olarak içimizdeki o kadim dayanışma ruhu bir kez daha ayağa kalktı. Enkaz altından yükselen çığlıklara koşan, ekmeğini ve battaniyesini bölüşen bir halkın, o büyük acının ortasında sığınacak güvenli bir liman, organize bir güç arayışı kaçınılmazdı. Tam da bu süreçte, Cumhuriyetimizin en köklü ve simge kurumlarından biri olan Kızılay’ın sahada yetersiz kaldığı algısı ya da gerçeği, toplumsal bellekte derin bir kırılma yarattı.
Devletin asli yardım elinin zayıfladığı inancı, halkı hızla alternatif arayışlarına yöneltti. Haluk Levent’in başkanlığındaki Ahbap Derneği gibi sivil toplum kuruluşları, bu boşluğu doldurmak adına öne çıktı. Milletimiz, içindeki yardım etme çırpınışıyla, bu sivil insiyatiflere olağanüstü büyüklükte maddi kaynaklar aktardı. Ancak günlerdir dehşetle ve endişeyle izlediğimiz gelişmeler, sivil toplumun tek başına kamusal bir güvence olamayacağını bizlere acı bir şekilde gösterdi. Kamusal bir denetime tam anlamıyla tabi olmayan ya da denetim mekanizmalarının yetersiz kaldığı sivil yapıların, o devasa kaynakları yönetirken ne gibi zaafiyetler yaşayabileceğini bugün hep birlikte müşahede ediyoruz. Bu durum, sivil dayanışmanın kıymetini azaltmasa da, toplumsal yardımlaşmanın kurumsal güvencesi konusunda nerede durmamız gerektiğini bize net bir şekilde hatırlatmıyor mu?
Sivil toplum kuruluşları elbette demokrasinin, dayanışmanın ve hızlı reaksiyonun vazgeçilmez unsurlarıdır. Fakat afetler gibi ulusal güvenlik ve varoluş mücadelesi verilen büyük kriz anlarında, hiçbir sivil inisiyatif devletin köklü ve kurumsal gücünün, organize lojistiğinin yerini alamaz. Yaşadığımız bu tablo, tek bir gerçeği haykırıyor. Bizim sivil maceralara değil, denetlenebilir, şeffaf, liyakatli ve sarsılmaz bir kamusal güvenceye ihtiyacımız var.
Bu güvencenin adı, tarihsel mirasımız olan Kızılay’dan başkası değildir. Bugün yapmamız gereken, geçmişteki hatalara küsüp kenara çekilmek değil; Kızılay’a olan desteğimizi ve inancımızı yeniden kazanacağımız bir sistemi hep birlikte talep etmek ve inşa etmektir. Kızılay’ın siyaset üstü, tamamen şeffaf, hesap verebilir ve profesyonel bir yönetim anlayışıyla tepeden tırnağa yeniden yapılandırılması artık bir tercih değil, milli bir zorunluluktur. Halkın her bir kuruşunun nereye gittiğini bildiği, liyakatin esas alındığı ve afet anında refleksiyle güven veren bir Kızılay, toplumsal barışımızın ve geleceğimizin de teminatı olacaktır.
Kızılay bizimdir; bu milletin ortak hafızası, merhametinin ve vicdanının somutlaşmış halidir. Kurumu yıpratmak yerine onu hatalarından arındırmak, daha güçlü, daha şeffaf ve denetlenebilir bir yapı olarak yeniden ayağa kaldırmak hepimizin kamusal sorumluluğudur. Unutmayalım ki, afetlerin yaralarını sararken sığınacağımız en güvenli çatı, yine kendi ellerimizle ve vergilerimizle yükselttiğimiz köklü devlet kurumlarımız olmalıdır.