Cem Yılmaz’ın yirmi yıl önce çektiği o efsane reklam filminde dökülen "Bunları insan yiyecek, insan!" repliği; bugün internet dünyasında karşılaştığımız sahtekarlığı, dolandırıcılığı ve dijital yozlaşmayı o günden yüzümüze vuran muazzam bir tespitti.

O zamanlar televizyon karşısında keyifle izlediğimiz reklamlar —şimdiki gibi "aç-bitir" tarzında tüketilen, anlık ve derinliksiz içeriklerden çok farklı olarak— toplumsal bir hafıza yaratıyor ve zihnimize kazınıyordu. Bugün ise reklam sektörünün ve medyanın bu sığlaşması toplumsal savunma mekanizmalarımızı zayıflatırken etrafımıza baktığımızda, neredeyse her iki-üç kişiden birinin bu modern dolandırıcıların ağına düştüğünü görüyoruz.

Adamlar artık o kadar profesyonelleşti ki telefonda kendisini başsavcı olarak tanıtan dolandırıcıya, neredeyse "Abi senin tayinin nereye çıktı?" diye hal hatır soracak kıvama geldik! Çünkü bu sahtekarlar artık sadece teknik birer hırsız değil; insanın korkularını, umutlarını, panik anlarını ve kolay yoldan köşe dönme arzularını birer enstrüman gibi kullanan profesyonel illüzyonistler haline geldi.

Telefonun ucundaki sesler veya bilgisayar ekranındaki sahte logolar, insan beyninde anlık bir illüzyon yaratarak mantığı tamamen devre dışı bırakıyor ve toplumu adeta bir büyü gibi kendi içine çekiyor. Tam da bu yüzden emniyetin ya da adliyenin çabaları tek başına yetersiz kalıyor. Bizim acilen o yirmi yıl önceki reklam kalitesinde; insanı izlerken hem güldüren hem düşündüren hem de kalıcı bir uyanış sağlayan nitelikli kamu spotlarına ihtiyacımız var.

Sadece "Şifrenizi kimseyle paylaşmayın," demekle bu kitlesel akıl tutulmasının önüne geçemeyiz.

Dijital okuryazarlığı bir lüks değil, bir hayatta kalma becerisi olarak her bireye aşılamak; çevremizdeki yakınlarımızı kolektif bir bilinçle korumak zorundayız. Karşımızdaki dijital sahtekarlık ağları ne kadar organize olursa olsun; bizim toplumsal sağduyumuz ve sorgulama kültürümüz, bu modern illüzyonu kökünden bozmaya yetecektir.