Mersin, 321 kilometrelik muazzam sahili, sırtını yasladığı Toroslar’ın yemyeşil ormanları ve bereketli Çukurova topraklarıyla bu coğrafyanın en büyük zenginliklerinden biri. Ancak son yıllarda bu büyük zenginlik, göz göre göre dijital bir illüzyonun ve sahte bir toplumsal tatminin arkasına saklanarak yok ediliyor.
Durumu hala anlamayanlar, ya da daha doğru bir ifadeyle anlamak istemeyenler için resmi en basit haliyle önümüze koyalım..
Avrupa’nın endüstriyel atıkları tırlarla, gemilerle bu topraklara geliyor. Toprak kirleniyor, tarım alanlarımız zehirleniyor. Nehirlerimiz o zehri denizlerimize taşıyor. Akdeniz, dünyanın en yoğun mikroplastik barındıran denizlerinden birine dönüşüyor. Canlı yaşamı can çekişiyor, balık ağlarına balıktan çok plastik takılıyor. Toroslar’ın ciğerleri sayılan ormanlık alanlar ise kaçak döküm sahalarının tehdidi altında eziliyor.

Peki, biz bu devasa ekolojik yıkım karşısında ne yapıyoruz?

Sahile iniyoruz, elimize birkaç çöp poşeti alıyoruz, dalgaların kıyıya attığı plastik şişeleri topluyoruz. Ardından kameralara gülümsüyoruz: "Gelecek için temiz bir dünya!" Bravo. Gerçekten harika bir fotoğraf! Ama kusura bakmayın, bu tablonun adı çevrecilik değil. Çukurova’nın kalbi, Mersin’in doğası kaynağında kirlenirken sahilde birkaç poşet çöp toplamakla sadece vicdan temizlenir, doğa değil.
Asıl konuşulması gereken devasa sorular orta yerde bir dağ gibi birikmişken çıt çıkmıyor. Bugün Mersin’de gerçek bir çevre mücadelesinden bahsedeceksek, her şeyden önce atık ithalatı politikalarını kimin ve nasıl denetlediğini sormak zorundayız. Denizlerimizi ve canlı sağlığını tehdit eden mikroplastikler için hangi bilimsel önlemlerin alındığını açıkça masaya yatırmalıyız. Kıyı şeridimizi koruması gereken arıtma tesislerinin yeterli kapasiteyle çalışıp çalışmadığını, yoksa derin deniz deşarjlarının bir kaçış yolu olarak mı kullanıldığını sorgulamalıyız. Gemilerin atıklarını Mersin açıklarına fütursuzca bırakmasının önüne neden geçilemediğini ve ormanlık alanlardaki kaçak döküm sahalarının neden sıkı takip edilmediğini yüksek sesle konuşmalıyız.

Bu hayati konular hakkında tek kelime etmeyip, sadece kıyıya vuran ambalajı toplayarak "çevre mücadelesi" verdiğini iddia etmek, en hafif tabirle bir çevre mücadelesinden çok "çevreci görünme" çabasıdır. Sosyal medyada beğeni toplama telaşı, doğayı kurtarma kaygısının önüne geçmiş durumda.

Vatandaş sahneye dışarıdan baktığında artık bu samimiyetsizliği net bir şekilde görüyor ve cümleyi aynen şöyle kuruyor: "Çöpü ülkeye, şehre getirenlere, kaynağında kirletenlere ses yok; ama kıyıya vuranı toplayıp kahraman oluyoruz."
Mersin’in ormanlarından sahillerine kadar uzanan bu kirlilik zinciri, magazinel etkinliklerle çözülecek aşamayı çoktan geçti. Eğer bu şehirde gerçekten bir çevre bilincinden ve doğayı koruma iradesinden bahsedeceksek; önce kameraları indirmek, yüzümüzü kirliliğin kaynağına dönmek ve o radikal soruları sormak zorundayız.
Önce kirliliğin kaynağını konuşun, radikal önlemleri masaya yatırın, kirletenlerin yakasına yapışın... Fotoğrafı sonra da çekilirsiniz.
Tabii o zaman arkada temiz bir Mersin kalmış olursa.