Mutfaktaki o bitmek bilmeyen kimya laboratuvarı mesaisinden, yani altı üstü iki domates doğrayacağız diye musluk başında ömür çürütmekten artık hepimize fenalık geldi.

Eskiden büyüklerimiz "Yıka da ye" derdi, şimdi yıka, sirkeli suya bas, karbonat banyosu yaptır, üzerine bir de dua oku ki belki arınır noktasına geldik.

İşin en trajikomik tarafı da şu: Tarım ilacını tarlaya bodoslama sıkan başkası, ete süte hile karıştırıp bizi uykusuz bırakan başkası ama bunun faturasını su faturasıyla, bozulan sinirleriyle ödeyen yine biziz. Bir başkasının ahlak eksiğini kapatacağız diye dakikalarca açık bıraktığımız musluklar yüzünden barajlar kuruyor, cüzdanlar hafifliyor. Üstelik o kimyasallar temizlensin derken tonlarca temiz içme suyunu kanalizasyona döküp doğaya ikinci darbeyi de kendi ellerimizle vuruyoruz.

Gerçekten anlamıyorum, dürüst ve temiz iş yapmak bu kadar mı zor? Ne kadar denetim yapılırsa yapılsın, bizim yaratıcı kötü niyetliler denetçilerin aklına bile gelmeyecek yeni formüller bulmakta dünya markası olduğu için bir türlü sonu gelmiyor. Sanki ahlaklı olmak ekstra vergiye tabiymiş gibi, herkes hile yapmanın en kestirme yolunu arıyor. Biz de mecburen birbirimizi uyarmak, sürekli uyanık kalmak zorunda kalıyoruz.

Ne kadar yıkayıp paklasak da musluktan akan suyla sadece sebzenin üzerindeki çamuru, ilacı temizleyebiliriz; bazı insanların ruhundaki o kirli hırsı hiçbir su temizleyemez. Bizim acilen o eski, katkısız, esnafın ve üreticinin birbirine güvendiği temiz günlere dönmeye ihtiyacımız var. Tezgahtaki meyveye de karşımızdaki insana da şüpheyle bakmayacağımız, pırıl pırıl ve hilesiz günlerde buluşmak dileğiyle, mutfaktaki gizli kimyagerlere kolay gelsin!