Mersin’de siyasetten iş dünyasına, tarımdan sanayiye, spordan kültürel yapımıza kadar ortak bir eksikliğimiz var: Kent hafızasını oluşturamadık. Daha da önemlisi, bu kente emek vermiş insanların, kurumların ve değerlerin ahde vefasını tam anlamıyla gösteremedik.

Bu sadece yöneticilerin değil, hepimizin eksikliği.

Oysa Mersin sıradan bir şehir değil. Limanıyla, serbest bölgesiyle, tarımsal üretim gücüyle, sanayi potansiyeliyle, lojistik kapasitesiyle Türkiye’nin en stratejik kentlerinden biri. Karayolu, demiryolu, denizyolu ve havayolu bağlantılarıyla “lojistik üs” olarak anılan bir şehirden söz ediyoruz. Böylesine güçlü bir potansiyele sahip bir kentin şehirleşme yolculuğunda tökezlemesi kader olamaz.

Ancak gerçeklerle yüzleşelim.

Çarpık kentleşme, plansız büyüme, kimliksiz yapılaşma ve günübirlik kararlarla şekillenen bir şehir görüntüsü veriyoruz. Sahil bandından merkez mahallelere, eski Mersin evlerinden yeni yükselen beton bloklara kadar bir bütünlük sorunu yaşıyoruz.

Geçmişten bugüne aldığımız yaralar ortada.
Umarım bu yaralar, geleceğimiz için ders niteliğinde olur.

Mersin genç ve kozmopolit bir şehir. Türkiye’nin dört bir yanından, hatta dünyanın farklı coğrafyalarından insanların yaşadığı bir kent. Bu çeşitlilik aslında büyük bir zenginlik. Ancak şehirleşme bilinci ortak paydada buluşamadığında bu zenginlik avantaja dönüşemiyor.

Sıkça sorulan bir soru vardır:
“Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi?”

Elbette doğduğumuz şehirler kültürümüzdür, kimliğimizdir. Ama doyduğumuz, ekmeğimizi kazandığımız şehir de en az o kadar kıymetlidir. Çünkü insan yaşadığı yere aidiyet hissettiği ölçüde katkı sunar.

Mersin’de en büyük ihtiyaç tam da budur: Aidiyet.

Bu kente yatırım yapan iş insanından mahallede yaşayan vatandaşa kadar herkesin “Bu şehir benim” diyebilmesi gerekiyor. Şehirle duygusal bağ kuramayan bir toplumdan planlı gelişim beklemek zor.

Burada en büyük görev şehir mülki idare amirlerine, yerel yöneticilere ve sosyal hayatı düzenleyen tüm kurumlara düşüyor. Ancak mesele sadece resmi makamlarla sınırlı değil. Meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, spor kulüpleri, kültür sanat yapıları… Herkes bu sürecin parçası olmak zorunda.

Kent hafızası; binalarla değil, bilinçle oluşur.

Geçmişte Mersin’e değer katmış isimleri, projeleri, başarı hikayelerini yaşatabiliyor muyuz? Spor kulüplerimizin tarihine sahip çıkabiliyor muyuz? Tarımda, sanayide, ticarette elde edilen başarıları kurumsal hafızaya dönüştürebiliyor muyuz?

Eğer bunu başaramazsak her nesil yeniden başlamak zorunda kalır.

Oysa Mersin’in sıfırdan başlamaya ihtiyacı yok.
Mersin’in hatırlamaya ihtiyacı var.

Bizler bu kentin eksiklerini gündeme getirmekten geri durmuyoruz. Eleştirmek için değil; çözüm üretmek için. Karayolu, demiryolu, denizyolu ve havayolu bağlantılarıyla stratejik öneme sahip bir şehir, şehirleşme konusunda geri kalmamalı.

Mersin’in önünde hiçbir engel yok.
Engel varsa, o da zihniyet engelidir.

Geç kalmadan ortak bir şehir vizyonu oluşturabilirsek, çarpık gelişen şehirleşme anlayışını tersine çevirebiliriz. Aidiyet duygusunu güçlendirebilir, kozmopolit yapıyı bir çatışma değil bir zenginlik olarak konumlandırabiliriz.

Bu şehir hepimizin.
Ve Mersin, hak ettiği değeri görmek için bizden ortak bir bilinç bekliyor.