Soframıza gelen her tabakta kimin ihmali var? Son günlerdeki vakalar bu soruyu kaçınılmaz kılıyor.

Son günlerde yaşanan gıda zehirlenmeleri, artık münferit birer talihsizlik olmaktan çıktı; toplumun her kesimini aynı endişede buluşturan büyük bir güvenlik açığına dönüştü. Sıradan bir mide bulantısı diye geçiştirilen bu vakalar, ardında ağır tablolara hatta can kayıplarına varan sonuçlar bırakarak hepimizi uyandırıyor.

Ölümle sonuçlanan olaylar, gıda güvenliğinin ne kadar kırılgan bir zemine oturduğunu acı bir şekilde hatırlattı. Bir annenin ve iki çocuğun hayatını kaybettiği trajedi, bu ülkenin sadece sağlık sistemine değil, gıda zincirinin her halkasına bakışını derinden sarstı. Çünkü mesele artık “ne yedik?” sorusuyla başlamıyor; “bu yiyecek soframıza gelene kadar hangi denetimlerden geçti?” sorusuyla devam ediyor.

Bakanlıkların ardı ardına yaptığı açıklamalar, uyarılar, denetim vurguları elbette önemli. Fakat halkın zihnindeki kuşku, bu bildirilerle bir anda silinmiyor. Çünkü gerçek şu: Denetim, yalnızca var olmakla değil, görünür olmakla güven verir. Bugün ise toplumun hissettiği şey, tam tersine görünmez bir boşluk.

Özellikle toplu yemek verilen yerlerin risk haritasında giderek daha koyu bir renge büründüğü ortada. Okul yemekhaneleri, düğünler, mevlitler, catering şirketleri… Bir tencerenin başında yapılan en ufak ihmal, o sofraya oturan yüzlerce kişinin hayatında geri dönüşü olmayan etkiler bırakabiliyor. Ekonomik koşulların baskısı, maliyet kısmaya yönelik aceleci tutumlar, hijyen standartlarını ikinci plana itiyor. Böyle olunca da zehirlenme sadece mideyi değil, güveni de yakıyor.

Gıda zehirlenmeleri aslında sorunun yalnızca görünen yüzü. Altında kayıt dışı üretimden yetersiz denetime, eğitim eksikliğinden hijyen kültürünün zayıflığına uzanan derin bir yapısal problem yatıyor. Bu tablo, “şanssızlık” değil; ihmalin sistematikleştiği bir düzenin doğal sonucu.

Çözüm peki?
Hem çok belli hem de çok uzak. Denetimlerin arttırılması, şeffaflaştırılması, toplu yemek hizmeti veren işletmelerin standartlarının yükseltilmesi şart. Ama bunların ötesinde, gıda güvenliğinin yalnızca sağlık konusu değil, toplumsal güvenlik meselesi olduğunun kabul edilmesi gerekiyor.

Gıdaya güvenmek, hayata güvenmektir.
Ve son günlerde yaşananlar bize bir kez daha gösterdi ki: Bu güveni yeniden kurmak artık bir tercih değil, zorunluluk.

Sofralarımızın gerçek tadı ancak o zaman geri döner.