Bir kentin vicdanıdır aslında. Beyaz çizgilerle boyanmış birkaç şerit değil; insan hayatına verilen değerin, toplumun birbirine duyduğu saygının somut halidir. Ama bugün geldiğimiz noktada, ne yazık ki bu çizgiler çoğu yerde bir “güven alanı” değil, adeta bir “risk alanı” haline dönüşmüş durumda.

Her gün bir haber.
Bir çocuk okula giderken…
Bir yaşlı karşıdan karşıya geçerken…
Bir engelli birey hayatını kolaylaştırması gereken yerde hayat mücadelesi verirken…

Ve biz, her defasında aynı soruyu soruyoruz:
“Daha kaç kişi zarar görmeli?”

Beyaz çizgilerin anlamını yitirdiği yer

Yaya geçitleri, yasaların en net olduğu alanlardan biridir. Kural açık: Sürücü, yaya geçidine yaklaşırken yavaşlar ve yayaya yol verir. Tartışmaya kapalı, yoruma açık olmayan bir kural…

Ama sahadaki gerçeklik farklı.
Çoğu sürücü için yaya geçidi, hız kesilmesi gereken bir nokta değil; aksine “yetişmeliyim” telaşıyla gaz pedalına daha çok basılan bir alan.

Burada mesele sadece kural ihlali değil; bir zihniyet sorunu.
Çünkü direksiyon başına geçen herkes, o an sadece bir sürücü değil, aynı zamanda bir yaya olduğunu unutuyor.

Ceza var ama caydırıcılık yok

Son yıllarda cezalar arttı. Denetimler sıklaştırıldı. Kameralar, radarlar, uygulamalar… Hepsi devrede.

Peki sonuç?
Değişen ne oldu?

Cezaların yüksek olması tek başına çözüm değil. Çünkü bu mesele korkuyla değil, bilinçle çözülebilecek bir mesele. Kuraldan kaçmak için etrafı kontrol eden bir sürücü, aslında yakalanmamayı değil, sorumluluktan kaçmayı öğreniyor.

Oysa gerçek değişim, ceza korkusuyla değil, “insan hayatına saygı” bilinciyle başlar.

Bir kültür meselesi

Gelişmiş toplumlarda yaya geçidi bir refleks meselesidir. Sürücü, yaya görmese bile yavaşlar. Çünkü orası yayaya ait bir alandır.

Bizde ise tam tersi bir refleks gelişmiş durumda: “Geçmeden geçeyim”

Bu refleksi değiştirmek zorundayız. Çünkü bu sadece trafik meselesi değil; bir yaşam kültürü meselesidir.

Yaya geçidinde durmak, birine yol vermek değildir sadece…
“Senin hayatın benimkinden daha az değerli değil” demektir.