Takvim yapraklarında bir gün daha işaretlendi.
Paylaşımlar yapıldı, güzel cümleler kuruldu, beğeniler alındı.
Ama sonra ne oldu?
Suyun sesi yine en çok duyulması gereken yerlerde sustu.
Mersin’de denize doğru koşan dereler, aslında bize bir şey anlatıyor.
“Ben gidiyorum” diyor su…
“Tutmazsan, kıymetimi bilmezsen, bir gün beni ararsın” diyor.
Biz ise hala izliyoruz.
Akıp giden sadece su değil; geleceğimiz, bereketimiz, umudumuz…
Bir zamanlar sınırsız sandığımız kaynaklar, bugün kapımızı çalan en büyük krizlerden biri haline geldi. Küresel ısınma, kuraklık, yanlış kentleşme… Hepsi bir araya geldi ve bize açık bir gerçek bıraktı:
Su artık sadece bir ihtiyaç değil, bir sınav.
Ve bu sınavı sosyal medya paylaşımlarıyla geçemeyiz.
Bir şehrin kaderi, sahip olduğu suyu nasıl yönettiğiyle yazılır.
Suyu sadece akan bir kaynak olarak değil, yaşayan bir değer olarak görmek gerekir.
Çünkü suyu tutmak; geleceği tutmaktır.
Suyu korumak; hayatı korumaktır.
Mersin’in dereleri betonla susturulmak yerine yeşille buluşsa…
Denize ulaşmadan önce toprakla yeniden tanışsa…
Her damla, yeniden hayata karışsa…
İşte o zaman bu şehir gerçekten nefes alır.
Bugün mesele sadece suyu kullanmak değil,
onu anlamak…
onu dinlemek…
ve ona hak ettiği değeri vermek.
Çünkü suyun olmadığı bir yerde hayat konuşmaz.
Belki de artık kutlamak değil, hatırlamak gerekiyor:
Musluktan akan suyun bir gün akmayabileceğini…
Toprağın susuz kaldığında sessizce öldüğünü…
Ve en önemlisi, ihmallerimizin bedelini gelecek nesillerin ödeyeceğini…
Suyun kıymetini bilmek, bir gün değil her gün hatırlanması gereken bir sorumluluktur.
Denize akan su kader değil…
Geleceğimizdir.