İnsanlık tarihi, madalyonun iki yüzü gibi çalışır. Bir tarafta insana "ne harika bir türüz" dedirten incelikler, diğer tarafta ise kahvehanede siyaset tartışır gibi kitleleri ya da masumları hedef gösteren o bitmek bilmeyen "nefret" kataloğu.

Her devir, kendi konjonktürüne, kendi giyim kuşamına ve ruh haline uygun bir nefret objesi üretmekte üstüne tanımadı. Taş devrinde zıpkınla başlayan bu koleksiyon, dijital çağda ekran klavyelerine kadar uzandı.

Öyle bir çağdayız ki, insan yoldan geçerken sadece yürümeyi becerdiği için bile bir başkasının hıncını üzerine çekebiliyor. Kul hakkının omuzlara yük olduğu, rızkın gasp edildiği, masumiyetin ise en hafif tabirle "saflık" zannedilerek cezalandırıldığı bir dönemdeyiz.

Bütün bu kasvetli tabloyu, o eski zamanların masif ahşap masalarında yazılan köşe yazılarının hafifliğiyle, biraz buruk, biraz da gülümseyen bir dille ele alalım. Buyurun, tarihin tozlu raflarından bugünün steril caddelerine uzanan o tuhaf nefret objeleri geçidine.

Tarih boyunca her devrin gözdesi

Kabul edelim, insanoğlu olarak doğuştan gelen bir "birine ya da bir şeye gıcıklık kapma" potansiyelimiz var. Tarım toplumuna geçtiğimizden beri başkalarının mahsulüne göz dikmekle başlayan bu macera, modern dünyada "profiline bakıp içten içe sinir olmak" seviyesine kadar evrildi. Ama işin özü hiç değişmedi. Her dönemin, kendi konfor alanı için mutlaka bir günah keçisine ihtiyacı oldu.

Eski zamanlarda bu işler daha basitti, zahmetliydi. Mesela Orta Çağ’da biri biraz fazla kitap okusa, etraftaki bitkilerden anlasa ya da kedisi siyah olsa hemen "cadı" ilan edilir, köy meydanında odun toplatılırdı. Nefret etmek için bile bir organizasyon, bir koli kiremit ve meşale masrafı gerekiyordu. Şimdiyse her şey elimizin altında; kargo gibi kapıya teslim nefretler üretiyoruz.

İşin daha da acıklı tarafı, bu nefret objeleri hiçbir zaman hak edenleri bulmuyor. Ne zaman masum bir insan sokağa çıkıp "Bugün hava ne kadar güzel" diye düşünse, tarihin görünmez senaristi hemen sahneye bir nefret objesi adayı fırlatıyor. Yoldan geçerken hiçbir şey yapmamak, bazen suçların en büyüğü sayılıyor çünkü. Adam yürüyor, sadece yürüyor; ama yürüyüşünde bile bir "niye yaşıyorsun?" tınısı arayan birileri çıkabiliyor.

Bir de kul hakkı meselesi var ki, nefretin en "mali" boyutu burası. Eskiden komşunun tavuğuna kış demekle başlardı bu işler. Şimdi rızka göz dikmek, insanların emeğini üç kuruşluk hırslara kurban etmek kurumsal bir hobi haline geldi. Adam karşısındakinin ekmeğiyle oynarken öyle bir huzurlu ki, sanki dünyayı sırtında taşıyor. Bir lokma ekmeğin, bir damla alın terinin hesabını sormayan ama sokağın ortasında masumiyet avına çıkan bu koca yürekli "nefret fedaileri", her devirde aramızda gezmeye devam ediyor.

Peki, ne geçiyor elimize?

Seri cinayetlerin, esrarengiz nefret dalgalarının ve öfke nöbetlerinin sonunda elimizde kalan tek şey, solmuş bir tarihin ve kirlenmiş vicdanların pası.

Belki de bütün mesele, kendi içimizdeki o bitmek bilmeyen boşluğu, başkasına duyduğumuz öfkeyle doldurmaya çalışmamızda saklı. Oysa insan dediğin, biraz gülümsemeyi, biraz da yoldan geçen yabancıya selam vermeyi denese, tarihin bu utanç müzesine bir parça olsun tuğla eklemekten vazgeçecek. Ama nerede? Biz hala "acaba bugün kime ters baksak" lüksümüzün peşindeyiz.

Ne diyelim; tarihin bu huysuz çocukları umarız bir gün, nefret etmek yerine sadece kahve içmenin ne kadar rahatlatıcı olduğunu keşfederler. Yoksa bu gidişle nefret objesi kıtlığından, birbirimizin ayağına basmaktan başka eğlencemiz kalmayacak.