Yağış bir doğa olayıdır. Toprağın susuzluğunu gideren, barajları dolduran, tarımı canlandıran bir berekettir. Yağmur yağdığında doğa kana kana suyunu içer, doğa kendi döngüsünü tamamlar. Bu çerçeveden baktığımızda, yağan yağmur son derece doğal ve hatta rahmettir.

Ancak mesele yağmurun kendisi değil, bizim ona nasıl hazırlandığımızdır.

Taşkın ve su baskınlarının afete dönüşmesi çoğu zaman meteorolojik koşullarla değil, yönetsel kapasite, planlama ve denetim eksiklikleriyle ilgilidir. Bilim insanlarının yıllardır yaptığı uyarılar, hazırlanan risk analizleri ve ortaya konulan teknik raporlar dikkate alınmadığında, ortaya çıkan tabloyu yalnızca “çok yağdı” diyerek açıklamak mümkün değildir özellikle dere yataklarına yapılan yapılaşmaların nelere yol açtığını defalarca gördük. Dere, yatağını unutmaz. Siz üzerine beton dökseniz de, imar affıyla meşrulaştırsanız da, günü geldiğinde su kendi yolunu bulur. Nitekim geçmişte yaşadığımız acı örnekler; dere kenarına kurulan yerleşimlerin ve plansız şehirleşmenin ne denli büyük maddi kayıplara yol açtığını göstermiştir.

Örneğin; 2021’de yaşanan Batı Karadeniz sel felaketi, özellikle dere yataklarına yakın yapılaşmanın ve yetersiz altyapının ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha ortaya koymuştu. Benzer şekilde, 2023 yılında Şanlıurfa ve Adıyaman’da meydana gelen sel felaketleri de yalnızca yağış miktarıyla değil, kentleşme tercihleri ve altyapı eksiklikleriyle birlikte değerlendirilmişti.

Eleştiriye kapalı, katılımcı mekanizmaları zayıf ve risk yönetimini ikinci plana iten bir yönetim anlayışı; yaşanan zararların oluşumunda dolaylı da olsa sorumluluk taşır. Afet yönetimi sadece kriz anında yapılan müdahaleden ibaret değildir. Asıl mesele, afet olmadan önce alınan önlemlerdir. Bilimsel verileri esas alan, şehir planlamasında risk haritalarını dikkate alan, dere yataklarını imara kapatan ve altyapıyı iklim değişikliğinin getirdiği yeni gerçekliğe göre güçlendiren bir anlayış, yağmuru felakete dönüştürmez. Aksi halde doğanın olağan döngüsü, insan hatalarının bedelini ağır şekilde hatırlatır.

Burada bir başka sorumluluk da topluma düşüyor. Kısa vadeli çıkarlar, arsa rantı, “bir şey olmaz” anlayışı ve bireysel bencillik, dere yataklarını yapılaşmaya açan zihniyetin besleyicisidir. Oysa şehirler, yalnızca bugünün değil yarının da emanetidir.

Mesele doğa olayının kendisi değil, bu olaylara karşı geliştirilen kurumsal hazırlık düzeyidir. Bereket olan yağmur, doğru planlama ve güçlü altyapıyla rahmet olarak kalabilir. Aksi takdirde aynı yağmur, ihmaller zincirinin görünür hale gelmiş sonucuna dönüşür.
Afet dediğimiz şey çoğu zaman doğanın değil, ihmallerin eseridir. Yağmurun suçu yoktur. Sorumluluk, onu karşılayacak aklı ve hazırlığı gösteremeyenlerdedir.