Film icabı birbirine "Amca baba yarısıdır", "Biz bir aileyiz" diyen, ekranda gördüğümüzde içimizi ısıtan Türk sinemasının efsanelerini ne zaman ansak gözlerimiz doluyor. Gönül istiyor ki o güzel insanlar sinemadaki naiflikleriyle, imrenilesi hayatlarıyla anılsınlar. Ama maalesef, kamera arkasındaki gerçek hayatın senaryosu Yeşilçam dramlarından bile daha sert çıkıyor.
Gün geçmiyor ki televizyonu açtığımızda ya da gazeteyi elime aldığımızda bir ustanın ardından başlayan mal mülk kavgalarıyla uyanmayalım. Yıllarca izleyip bağrımıza bastığımız efsanelerin ardından, kalan aile fertlerinin mahkeme kapılarında birbirine düşmesini izlemek insanın içini acıtıyor. Biri "Tarla benimdi", diğeri "Telif hakları bana kalmalıydı" derken, koskoca bir sanatsal miras, mahkeme koridorlarında tozlu dosyalara dönüşüyor.
İşin en garip yanı da ne biliyor musunuz? Merhum usta sağlığında oturup bir vasiyet yazmış olsa, malını mülkünü kuruşu kuruşuna paylaştırsa bile durum değişmiyor. İnsanoğlu bu; dünya malı hırsı gözünü bürüdü mü vasiyet de dinlemiyor, sağlığında yapılan paylaşımı da beğenmiyor. "Bana az düştü, sana çok verildi" kavgası, ustanın kemiklerini sızlatana kadar sürüp gidiyor.
Dünya malı dediğin işte tam olarak böyle bir şey... Bir ömür büyük bir emekle, alın teriyle, sanatla örülüyor; alkışlar dinip o büyük usta aramızdan ayrıldığında ise geriye sadece paylaşılamayan apartman daireleri, telif hakları ve tarla hisseleri kalıyor. Hani o filmlerdeki "Para her şeyi satın alamaz" tiratları vardı ya? İnsan izledikçe hak veriyor. Keşke gidenlerin ardından geriye kalan sadece o unutulmaz filmler, saygı ve güzel anılar olsa... Ama ne yazık ki dünya malı dünyada kalmıyor, arkasından koca bir curcuna bırakıyor!