Son günlerde çevremde kime dokunsam aynı dertten muzdarip. Hani yeni bir beyaz eşya ya da küçük ev aleti aldığımızda o garanti belgesini göğsümüzü gere gere çekmeceye koyarız ya… “Tamamdir, en az iki-üç yıl kafa rahat!” deriz. Deriz demesine de, garanti süresinin bittiği günün ertesinde sanki gizli bir el düğmeye basar! O canım cihaz, birdenbire “Ben artık emekli oluyorum” edasıyla çalışmayı durdurur.

Eskiden kulaktan kulağa yayılan bir şehir efsanesi vardı; “Günün birinde Avrupa’da hiçbir eşya tamir edilemeyecek, ufacık bir arızada yenisini aldırmak zorunda kalacaklar” derlerdi. Meğer efsane değil, gelecekten bildiren bir fragman izliyormuşuz! Bugün tam da bu mantığın ortasına düşmüş durumdayız.

Evdeki devasa buzdolabı, fırın, klima ya da çamaşır makinesi… Hepsini şöyle bir gözünüzün önüne getirin. Neredeyse birer küçük servet yatıyor orada. Ancak gelin görün ki, o koca milli servet, içinde başparmak kadar bir elektronik kart ya da plastik bir dişli bozuldu diye kapı duvar oluyor. Yetkili servisi arıyorsunuz, aldığınız cevap hazır ve net: “Efendim, o parçanın üretimi bitti, ülkede yok, gelmiyor.”

İnsan sormadan edemiyor. Yahu biz uzaya mekik mi gönderiyoruz, altı üstü bir çamaşır makinesi bilyesi, bir televizyon kartı! Mekik göndersek “Hassas teknoloji, yer yerinden oynar” deyip susacağız ama durum bu kadar basitken yaşanan çaresizlik insanı gerçekten üzüyor. Ufacık bir parça yüzünden koca cihazlar birer hurda yığınına dönüşüyor.

İşin daha acı ve bir o kadar komik tarafı ise "çözüm" arayışında başlıyor. İnternetten "en yakın servis" diye aratıp bulduğunuz numaraları çağırmak tam bir piyango. Gelen arkadaş cihazın yüzüne bakıp "Cihazın ruhu teslim olmuş" edasıyla derin bir iç çekiyor, "servis ücreti" adı altında parasını alıp kayıplara karışıyor. Ya da arıyorsunuz, ne gelen var ne giden! "Yasal yollara başvurun" diyen dostlar olacaktır elbette... Onlara da tek cevabımız var: Astarı yüzünden pahalıya geliyor! Bir parça için tüketici hakem heyetiyle dostluk kurup aylar süren davaların peşinde koşmak, insanın ömründen ömür götürüyor.

Peki, nereye gitti bizim o eski, eli anahtar tutan, "Ben bunu hallederim abla" diyen cefakar ustalarımız?

Burada meselenin özüne dönmemiz şart. Bizim acilen; meslek ahlakına sahip, Ahilik kültürünü özümsemiş, usta-çırak ilişkisiyle yetişmiş zanaatkarlar yetiştiren sisteme geri dönmemiz gerekiyor. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, "kullan-at" çılgınlığına teslim olmadan, milli servet sayılan bu cihazları yaşatacak yetkin ellere ihtiyacımız var.

Aksi takdirde, ufacık bir parça yüzünden evlerimizi teknolojik müzelere, ceplerimizi de "parça yok" bahanesinin cüzdan düşmanı mağfiretine teslim etmeye devam edeceğiz!