"Ateş var ama acaba solumak ciğerlere zararlı mı?" sorusuyla başlayan panik silsilesi, bugün "Mikroplastikli balık mı yesem, pestisitli tarım ürününü yıkayıp mı zehirlensem?" ikilemine kadar evrildi. Beynin "error" vermesi çok normal; çünkü güncelleme geldikçe sistem çöken eski bilgisayarlar gibiyiz, sürekli yeni bir kirlilik ve sağlık uyarısı bildirimi düşüyor ekranımıza.
Denize girersin, sudan çok yüzen plastik şişeyle göz göze gelirsin.
Balık yiyeyim dersin, balık zaten mikroplastik menusunu çoktan tüketmiş, sana da garsonluk yapıyor. Karaya ayak basarsın, şehir havası değil adeta periyodik cetvel solursun. Pazardan domates alırken manavla aranda kuantum fiziği seviyesinde bir analiz başlar: "Ağabey bu organik mi, yoksa bünyeye hibrit kimyasal yüklemesi mi yapıyoruz?" Yediğimizin içtiğimizin kontrolü sanki bize değil de şansa kalmış gibi. Kamu otoriteleri desen, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor; biri "O maddeden uzak durun" derken diğeri "Günde iki porsiyon bir şey yapmaz" diyerek kafaları iyice çorbaya çeviriyor. Araştırma görevlileri konuyu enine boyuna araştırıp net bir şey söylese sanki rahatlayacağız ama onlar da kendi aralarında tartışmaktan halka sıra getiremiyor.
Bunca karmaşanın ortasında insan "Galiba en temiz beslenme şekli gün ışığıyla beslenmek ama dur, ozon deliği yüzünden o da tehlikeliydi" noktasına geliyor. Sanırım bu gezegende delirmeden yaşamanın tek yolu, biraz gamsızlık kalkanını kuşanmak. Bütün bilimsel verileri aynı anda takip etmeye çalışırsak akıl sağlığımız, fiziki sağlığımızdan çok daha hızlı iflas edecek. Çözüm belki de her duyduğumuza hevesle paniklemek yerine, elimizden geldiğince dikkat edip gerisini "İnsanoğlu binlerce yıldır bir şekilde ayakta kaldı, bu plastik çağını da atlatırız" diyerek tiye almakta yatıyor. Neticede uzaylılar gelse ve halimizi görse, muhtemelen "Bunlar kendi elleriyle ürettikleri atıkların içinde yaşam mücadelesi veriyor, dokunmayın kendi kendilerini hallederler" deyip yollarına devam ederlerdi.