Türkiye’de son 20 yılda eğitim alanında büyük bir genişleme yaşandı. Yeni üniversiteler açıldı, birçok bölüm kuruldu, meslek liselerinin sayısı arttı. Neredeyse her şehirde bir üniversite görmek mümkün hale geldi. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen sanayiden tarıma, turizmden hizmet sektörüne kadar hemen her alandan aynı şikâyet yükseliyor: “Ara eleman bulamıyoruz.”
Peki nedir bu “ara eleman” dediğimiz kavram?
Ara eleman.bir işin teorisini bilen değil, işin pratiğini yapan, üretimin bel kemiğini oluşturan, ustayla mühendis arasındaki köprüyü kuran kişidir. Elektrik ustası, kaynakçı, teknisyen, makine operatörü, marangoz, aşçı, tornacı, tesisatçı… Liste uzayıp gider. Yani üretimin sahadaki gerçek kahramanları.
Bugün birçok genç üniversite diplomasına sahip. Ancak aynı gençlerin önemli bir kısmı mezun olduktan sonra iş bulmakta zorlanıyor. Diğer tarafta ise fabrikalar, atölyeler ve işletmeler kalifiye çalışan bulamadıkları için üretim kapasitesini artırmakta zorlanıyor. Bir tarafta işsiz diplomalı gençler, diğer tarafta çalışan bulamayan işverenler…
Bu çelişkinin temelinde yıllardır yapılan bir yanlış yatıyor:
“Herkes üniversite okumalı” anlayışı.
Toplum olarak meslek liselerine ve ustalık gerektiren işlere uzun süre ikinci sınıf bir gözle baktık. Oysa gelişmiş ülkelerde durum tam tersidir. Almanya, Avusturya ve İsviçre gibi ülkelerde mesleki eğitim güçlüdür. Gençler erken yaşta bir meslek öğrenir, üretimin parçası olur ve saygın bir kariyer elde eder.
Bizde ise gençlere çoğu zaman şu mesaj verildi:
“Üniversiteye gitmezsen başarılı sayılmazsın.”
Sonuç ortada. Üniversiteler doldu, diplomalar çoğaldı ama ustalar azaldı.
Bugün bir tesisat ustasının, iyi bir kaynakçının veya deneyimli bir makine operatörünün kazancı birçok masa başı işten daha yüksek olabiliyor. Çünkü az bulunan her zaman değerlidir,
bir ülke sadece mühendislerle değil, ustalarla da kalkınır. Projeyi çizen kadar, o projeyi hayata geçiren eller de değerlidir.