Bir Kurban Bayramı’nı daha geride bırakırken, içimizde hep o aynı burukluk, zihnimizde hep o aynı değişmeyen görüntüler... İslam aleminin mübarek Kurban Bayramı’nı canı gönülden kutluyorum. Ancak kutlarken, madalyonun diğer yüzünü, yıllardır halının altına süpürülmekten dağ olmuş o büyük ayıbı artık konuşmak, haykırmak zorundayız.

Yıl 2026. Yapay zekayı, uzay teknolojilerini, akıllı şehirleri konuştuğumuz bir çağdayız. Gelgelelim, yüzyıllardır süregelen, inancımızın en temel ibadetlerinden biri olan kurban ibadetini ifa ederken sergilediğimiz manzara hala Orta Çağ’ı aratmıyor. Mersin özelinde tanıklık ettiğimiz, ama aslında Türkiye’nin pek çok noktasında kanayan bir yara olan o "hayvan pazarları" gerek fiziki koşullarıyla gerekse yarattığı kaosla artık can acıtıyor.

Merhamet Dininde Bu Eziyet Niye?

Bizim dinimiz merhameti emreder. Kurban edilecek hayvana eziyet edilmemesini, onun incitilmemesini, sürecin en sağlıklı ve hijyenik koşullarda yürütülmesini şart koşar. Peki, biz ne yapıyoruz? Hayvanları günlerce derme çatma, sıcağın altında kavrulan, yağmurda çamura batan çadırların altında, itiş kakış içinde istifliyoruz. Fiziki koşulları hiçbir şekilde insani ve sıhhi olmayan bu alanlarda, ibadetin o manevi iklimini daha ilk dakikadan zedeliyoruz. Soruyorum sizlere… Hayvanı inciterek, ona eziyet ederek yapılan bir hazırlık süreci, dinimizin emrettiği o yüce ruhla ne kadar bağdaşıyor?

Üreticiyi Sahipsiz Bırakmak Hangi Vicdana Sığar?

Madalyonun bir de insan boyutu var ki, o tam bir dram. Anadolu’nun köylerinden, kasabalarından, bin bir emekle yetiştirdikleri kurbanlıkları Mersin’e, büyük şehirlere getiren üreticilerimizin hali içler acısı. Bu insanlar bize sadece kurbanlık getirmiyor; alın terini, emeğini, rızkını getiriyor.

Karşılığında onlara sunduğumuz imkan ne?

Elektriği, suyu, tuvaleti olmayan derme çatma çadırlar.

Yağmur yağsa çamur deryasına dönen, güneş açsa toz duman içinde kalan alanlar.

Güvenlikten ve hijyenden mahrum, adeta kaderine terk edilmiş günler.

Bu ülkenin üreten insanını, köylüsünü, besicisini bu ilkel koşullarda sahipsiz bırakmak hangi belediyecilik anlayışına, hangi vicdana sığar? Yıllar geçiyor, teknolojiler değişiyor, yönetimler değişiyor ama üreticinin de hayvanın da çilesi bir türlü değişmiyor!

Artık Bu Son Olsun!

Bu vizyonsuzluğa, bu "günü kurtarma" belediyeciliğine artık bir son verilmelidir. Yerel yönetimler, "Yılda bir kez oluyor, nasılsa gelip geçiyor" mantığından derhal sıyrılmalıdır.

Mersin başta olmak üzere tüm kentlerimizde; üreticinin insanca konaklayabileceği, hayvanların en sağlıklı şekilde muhafaza edilebileceği, modern, hijyenik, altyapısı tamamlanmış kalıcı hayvan pazarları ve kesim alanları inşa etmek lütuf değil, en temel görevdir.

İnancımızın gerektirdiği o zarafeti ve saygıyı hem kurbanlık hayvanlarımıza hem de onları yetiştiren emekçilerimize göstermek zorundayız. Gelecek yıl yine aynı çadırları, aynı çamuru, aynı rezaleti görmek istemiyoruz. Gelin, bu bayram bir milat olsun ve bu ilkel manzaralar artık tarihe karışsın.