Tahammülün Sınırında Bir Toplum

Belki de bugün en çok aradığımız, en çok kaybettiğimiz kelime bu.

Bir toplum olarak birlikte yaşamanın görünmeyen ama vazgeçilmez kuralları vardır. Yazılı olmayan ama herkesin bildiği sınırlar… Örflerimiz, adetlerimiz, ortak hassasiyetlerimiz… Bunlar sadece geçmişten gelen alışkanlıklar değil; aynı zamanda bir arada kalabilmenin sessiz sözleşmesidir.

Çünkü bir gerçek var ki değişmez:
Bir insanın sınırı, bir başkasının başladığı yerdir.

Ancak bugün o sınırlar bulanıklaştı.
Görmezden gelmek istiyoruz, “bana ne” demek istiyoruz, başımızı çevirmek istiyoruz… Ama mümkün olmuyor.

Çünkü artık hiçbir şey “uzakta” değil.

Yanında, önünde, arkanda…
En çok da avucunun içinde.

Açtığın bir sosyal medya ekranında, istemesen de karşı karşıya kalıyorsun. Ve çoğu zaman bu karşılaşma bir rahatsızlık hissi bırakıyor. Adını koymak zor, ama çok tanıdık: tahammülsüzlük değil, tahammülün zorlanması.

İnsanların kendilerini ifade etme biçimleri, görünür olma çabaları, farklı olma arzuları… Bunların hepsi anlaşılabilir. Ancak mesele şu ki; bu ifade biçimi bazen bireysel bir tercih olmaktan çıkıp, toplumsal bir dayatmaya dönüşebiliyor.

Ve insan ister istemez soruyor:
Bu gerçekten özgürlük mü, yoksa yönlendirilmiş bir tercih mi?

Bugün karşımızda sadece bireylerin kararları yok. Arkasında devasa bir sistem var. Görünürlük üzerinden beslenen, farklılığı sürekli teşvik eden, hatta zaman zaman abartan bir endüstri…

Beğeniyle, izlenmeyle, dikkatle beslenen bir düzen.

İnsanları “daha fazla fark edilmek” uğruna kendi doğallıklarından uzaklaştıran, onları birer vitrine dönüştüren bir düzen…

Ve bu düzen, çoğu zaman insanı kendisine bile yabancılaştırıyor.

Belki de gördüğümüz şey bir “tercih”ten çok, bir yardım çağrısıdır.

Belki de bu aşırılık, bu abartı, bu zorlayıcı görünürlük hali;
“Beni fark edin” diyen sessiz bir çığlıktır.

Ama şu da bir gerçek:
Toplum dediğimiz yapı, sadece bireysel özgürlüklerden ibaret değildir. Aynı zamanda karşılıklı saygı, ölçü ve denge meselesidir.

Herkesin kendini ifade etme hakkı vardır, evet.
Ama herkesin de maruz kalmama hakkı vardır.

İşte tam da bu yüzden mesele “bakma geç” kadar basit değildir. Çünkü artık bakmasan da görüyorsun.

Bu bir şikayet değil.
Bu bir yasak çağrısı da değil.

Bu, sadece bir sorgulama…

Nasıl bir noktaya geldik?
Nasıl bir sistemin içindeyiz?
Ve en önemlisi: Bu gidişat bizi nereye götürüyor?

Özgürlük, sınırsızlık değildir.
Ve görünür olmak, değerli olmak anlamına gelmez.

Tahammül etmek zorunda kalmadığımız,
ama birbirimize saygı duyduğumuz bir denge mümkün.