Bazı tarihler vardır; takvimdeki bir sayıdan ibaret değildir. 25 Kasım da onlardan biri...

Bugün sadece bir farkındalık günü değil; kadınların yüzyıllardır süren direnişinin, adalet arayışının ve sessizliğe meydan okuyan seslerinin tarihsel kaydıdır.

Biz kadınlar, hayatın görünmez ağırlıklarını çoğu zaman fark ettirmeden taşırız. Evde, iş yerinde, sokakta… Eşit işe eşit ücret alamadığımızda, terfilerde görünmez bir duvara çarptığımızda, “fazla iddialı”, “fazla hırslı”, “fazla özgür” diye yaftalandığımızda… Üstelik bu yaftaların kaynağı yalnızca erkekler olmaz; bazen kadınların kadınlara yönelttiği acımasız rekabet ve içselleştirilmiş önyargılar da bu baskıyı büyütür. Patriyarkanın en tehlikeli tarafı belki de budur: Kadınları birbirini denetlemeye, birbirinin adımlarını küçümsemeye itmesi.

Ama 25 Kasım, tüm bu görünmez çemberleri kırma günüdür. Bugün Mirabel Kardeşler’in mirasını hatırlıyoruz. Kelebekler’in cesareti, bize kırılgan değil; özgürlüğün kanat sesini taşıyan bir güç bırakmıştır. O güç, 2025 yılında ismi bilinen ya da adı hiçbir haberde geçmeyen tüm kadınların ardından yükselen seslerde hala yankılanıyor.

Çünkü acı bir gerçek var: Şiddet hala aramızda.

2025 yılı da geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, pek çok kadının yarım kalan hikayesiyle gölgelendi.

Bir sokak arasında duyulmayan bir çığlık…

Boşanma sürecinde görülmeyen bir tehdit…

Kısıtlı koruma kararlarının arasında kaybolan bir anne…

Tabelası değişmiş bir karakolun önünde bekletilen bir genç kadın…

Bazen bir medyanın manşeti oldular, bazen sadece birkaç satırlık bir haber.

Bazen ise hiçbirimizin duymadığı, duyuramadığı bir sessizlik oldular.

Ama biz biliyoruz: Her biri bir yaşam, bir umut, bir kadın.

Ve tüm bu kayıpların gölgesinde, bir gerçeği daha hatırlamak zorundayız: Hukuki koruma mekanizmaları zayıfladığında, şiddet güçlenir.

Bu yüzden İstanbul Sözleşmesi’nin önemi bugün her zamankinden daha büyük.

Kadını koruyan, şiddeti önlemeyi ve failleri cezalandırmayı, devletlere, bağlayıcı şekilde şart koşan ilk uluslararası metindi.

Kadına yönelik şiddeti özel hayatın “mahrem” alanından çıkarıp bir "insan hakları ihlali" olarak tanımladı.

Önleme, koruma, kovuşturma ve politikaların eşgüdüm içinde yürütülmesi ilk kez bu sözleşmeyle güvence altına alınmıştı.

Bu yüzden İstanbul Sözleşmesi sadece bir belge değil; bir ülkenin kadınlarına “sen değerlisin, seni korumak devletin görevidir” demesiydi.

Sözleşmeden uzaklaşmak ise, kadına yönelik şiddetle mücadelede geri düşmek, hukuki güveni zayıflatmak, kadınların sesini kısmaya çalışan zihniyetlere alan açmak demektir.

Biz kadınlar, artık sadece hayatta kalmak istemiyoruz. Güvende olmak, eşit olmak, özgür olmak istiyoruz. İstatistiklerde değil, yaşamın içinde var olmak; korkmadan yürümek, çekinmeden çalışmak, yargılanmadan yaşamak istiyoruz.

Her 25 Kasım’da kendime aynı soruyu soruyorum: ‘Bu yıl ne değişti?’

Bazen umut görüyorum, bazen içim sıkışıyor. Çünkü görünen tablo çok karanlık ama bir gerçeği her geçen yıl daha yüksek sesle duyuyorum: Kadınların sesi artık kolay susturulamıyor. Susturulan her kadın için bin kadın daha konuşuyor. Bugün o sesleri büyütme günü. Kaybettiğimiz tüm kadınların anısına, ismini bildiğimiz ya da bilmediğimiz tüm kadınlar için…

Yalnızca onların değil, geleceğini savunmak zorunda bırakılmış tüm kız çocuklarının hakkı için…

Unutmayalım ki bir kadının yaşam hakkı, bir toplumun vicdanının en temel sınavıdır.

25 Kasım’ın anlamı da tam burada başlıyor. Karanlığı görmek değil, karanlığa karşı durmak cesaretidir bugün.

Ve biz kadınlar o cesareti çoktan kuşandık...