Bazı şeyler vardır ki “yolda düzelir” denilerek geçiştirilemez. Eğitim de onlardan biridir.

Bir uçağı düşünün…
Eğer planı, hesabı, bilimi yoksa; deneme-yanılmayla havalanmaz. Havalanırsa da nereye ineceği belli olmaz.
Toplumlar da böyledir. Eğitim sistemi bir deneme tahtası değildir. Ama ne yazık ki biz uzun süredir tam da bunu yapıyoruz.

Sorunları kökünde aramak yerine, sürekli dışarıda bir suçlu arıyoruz.
Bazen teknolojiyi, bazen aileyi, bazen de “yeni nesli” hedef gösteriyoruz.
Oysa asıl mesele, neden-sonuç ilişkisini kuramayan bir yaklaşımın içinde olmamız.

Son yıllarda tanıklık ettiğimiz olaylar artık “bireysel” diye açıklanamayacak kadar ağır.
Bir çocuğun, bir başka çocuğa; üstelik bir eğitim yuvasında zarar verebilmesi…
Bir öğrencinin öğretmenine ya da arkadaşlarına karşı ölümcül bir noktaya gelebilmesi…

Bu, basit bir disiplin sorunu değil.
Bu, görmezden gelinemeyecek bir toplumsal kırılmadır.

Daha da düşündürücü olan şu:
Böylesi felaketlerin ardından refleksimiz hep aynı.
Hızla yeni yönetmelikler, anlık yaptırımlar, geçici çözümler…

Ama asıl soruyu sormuyoruz.
Biz bu noktaya nasıl geldik?

Şiddeti sadece sonuçta görüyoruz, süreçte değil.
Ekranlarda şiddeti sıradanlaştıran içerikleri görmezden geliyoruz.
Çocukların ruhsal gelişimini, sosyal bağlarını, değer dünyasını yeterince önemsemiyoruz.

Oysa bu tablo bir anda oluşmadı.
Uzun bir ihmalin, uzun bir suskunluğun ve bilimden uzak kararların sonucu olarak karşımıza çıktı.

Eğer gerçekten çözüm istiyorsak;
Anlık tepkilerle değil, uzun vadeli ve bilimsel çalışmalarla hareket etmek zorundayız.
Eğitimi sadece müfredatla değil, insan yetiştirme sanatı olarak ele almak zorundayız.

Çünkü mesele sadece bir olay değil…
Mesele, neredeyse kaybolmak üzere olan bir gençlik.

Ve kabul edelim;
“Yolda düzelir” dediğimiz her şey, aslında bizi biraz daha yoldan çıkarıyor.