Akdeniz’in kıyısında bir şehir düşünün… Bereketiyle, mavisiyle, tarih boyunca insanları doyuran deniziyle anılan bir şehir: Mersin. Ama bugün o deniz, kıyısında yaşayanları eskisi kadar doyuramıyor.

Mersin Körfezi’nde yaşananlar artık yalnızca bir çevre meselesi değil ekonomik, sosyal ve hatta kültürel bir kırılmanın eşiğindeyiz. Kıyı balıkçılığı, bu kentin hafızasıdır. Sabahın ilk ışığında denize açılan küçük tekneler, sadece balık değil, bir yaşam biçimi taşır kıyıya. Ancak o yaşam biçimi giderek daralıyor.

Sorun çok katmanlı ve birbirini besliyor.

Öncelikle kirlilik… Sanayi atıkları, evsel deşarjlar ve kontrolsüz kıyı kullanımı, körfezin ekolojik dengesini yıllardır aşındırıyor. Buna bir de İklim Değişikliği eklendi. Deniz suyu sıcaklıklarının artması, balık türlerinin göç yollarını değiştiriyor; bazı türler tamamen kaybolurken, bazıları artık bu sularda tutunamıyor.

Bir diğer ciddi tehdit ise istilacı türler. Balon balığı gibi türler sadece ekosistemi değil, balıkçıların av araçlarını da tahrip ederek ekonomik kayba yol açıyor. Bu durum, zaten sınırlı imkanlarla ayakta kalmaya çalışan küçük ölçekli balıkçı için doğrudan bir darbe anlamına geliyor.

Ancak tüm bu doğal ve çevresel baskıların ötesinde, belki de en yakıcı sorun insan kaynaklı endüstriyel avcılık.

Yasal sınırları zorlayan gırgır teknelerinin kıyıya kadar yaklaşması, özellikle Karaduvar ve Erdemli hattında küçük balıkçının av sahasını fiilen ortadan kaldırıyor. Oysa kıyı balıkçılığı, doğası gereği sürdürülebilir bir modeldir. Küçük tekneler, sınırlı avlanma kapasitesiyle denizi tüketmeden kullanır. Endüstriyel avcılık ise kısa vadeli kazanç uğruna uzun vadeli kayıpları büyütür.

Bugün gelinen noktada kıyı balıkçısı sadece denizle değil, sistemle de mücadele ediyor.

Kooperatifler… Bir zamanlar dayanışmanın ve gücün merkezi olan yapılar, artık finansal yetersizliklerle boğuşuyor. Mazot desteği yok, ağ desteği yok, ekipman desteği yok. Balıkçı yalnız bırakılmış durumda. Oysa kooperatifler güçlendirilmeden bu sektörün ayakta kalması mümkün değil.

Peki ne yapılmalı?

Öncelikle denetim. Kıyıya yakın avcılık kesin çizgilerle korunmalı ve ihlaller ciddi yaptırımlarla karşılanmalı. Bu bir tercih değil, zorunluluktur.

İkinci olarak, kirlilikle mücadelede gerçekçi ve uygulanabilir politikalar devreye alınmalı. Arıtma sistemleri etkin çalışmalı, denize bırakılan her atık sıkı denetime tabi tutulmalıdır.

Üçüncüsü, kıyı balıkçısına doğrudan destek sağlanmalı. Mazot sübvansiyonu, ekipman desteği ve kooperatiflerin yeniden güçlendirilmesi, bu işin olmazsa olmazıdır.

Ve belki de en önemlisi…Mersin, deniziyle yeniden bağ kurmalıdır.

Bugün sahiller sadece seyirlik değil, geçimlik alanlardır da. Deniz, bu kentin sadece manzarası değil, geleceğidir. Eğer bugün gerekli adımlar atılmazsa, yarın ne balıkçı kalacak ne de o anlatılan “Akdeniz’in incisi” hikayesi.

Mersin denizden faydalanamıyorsa, burada bir eksiklik değil, ciddi bir yönetim sorunu vardır.

Ve bu sorun, artık ertelenemez.