Obezitenin, vücutta sağlığı bozacak düzeyde aşırı yağ birikmesi olduğunu belirten Gülü, "Tanı koyarken en sık kullanılan ölçüt Beden Kitle İndeksi (BKİ)’dir. BKİ’nin 30 kg/m² ve üzerinde olması obezite olarak değerlendirilir. Ancak tek başına kilo yeterli değildir; bel çevresi ölçümü, yağ oranı ve kişinin metabolik sağlık durumu da dikkate alınmalıdır. Çünkü önemli olan yalnızca tartıdaki rakam değil, yağın vücutta nerede ve ne kadar olduğudur" dedi
Gülü: " Toplumda kilo artışının en sık nedeni hormonal hastalıklar sanılsa da, gerçekte vakaların büyük kısmı yaşam tarzıyla ilişkilidir. Bununla birlikte Hipotiroidi, Polikistik Over Sendromu ve Cushing sendromu gibi bazı endokrin hastalıklar kilo artışına zemin hazırlayabilir. Ancak bu durum tüm kilo problemlerinin küçük bir yüzdesini oluşturur. Kilo artışı varsa mutlaka değerlendirme yapılmalı; fakat her kilo artışını “hormonlarım bozuk” diye açıklamak doğru değildir, diyerek hormonal nedenlerin göz ardı edilmemesi gerektiğini ancak sağlıklı yaşam alışkanlıklarının kilo yönetiminde temel unsur olduğunu söyledi.
Stres ve duygusal yeme obeziteyi tetikliyor
Stresin obezite üzerindeki etkisine de değinen Gülü,” Stres anında salgılanan kortizol hormonu iştahı artırabilir ve özellikle karbonhidratlı, yüksek kalorili yiyeceklere yönelimi artırır. Duygusal yeme; açlıktan değil, duygusal boşluk, kaygı ya da mutsuzluk gibi duygu durumları nedeniyle yeme davranışıdır. Bu durum sürekli hale geldiğinde kilo artışı kaçınılmaz olur. Obeziteyle mücadelede sadece beslenme listesi değil, duygu yönetimi de önemlidir” dedi.
Obezitenin Dünya Sağlık Örgütü tarafından hastalık olarak kabul edildiğini hatırlatan Gülü, “Hem biyolojik hem davranışsal yönü olan kronik bir hastalıktır. Genetik yatkınlık olabilir; fakat beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite düzeyi, uyku düzeni ve stres yönetimi belirleyici rol oynar. Yani hem hastalıktır hem de büyük ölçüde önlenebilir bir durumdur” diye konuştu.
“Mucize diyetlere inanmayın
Sosyal medyada hızla yayılan şok diyetler ve detoks içerikleri hakkında da uyarılarda bulunarak, kısa sürede kilo kaybı vaat eden programların uzun vadede sağlığı riske attığını belirten Gülü, “Ne yazık ki sosyal medyada bilimsel temeli olmayan, kısa sürede mucizevi kilo kaybı vadeden içerikler oldukça yaygın. Şok diyetler, tek tip beslenme programları, detoks adı altında uygulanan açlık kürleri… Bunlar kısa vadede kilo kaybı sağlasa da uzun vadede sağlığı riske atar, metabolizmayı yavaşlatır, kas kaybına yol açar ve verilen kilolar fazlasıyla geri alınır. Unutulmamalıdır ki sağlıklı kilo verme bir süreçtir, yarış değil. Kalıcı kilo kaybı ancak ve ancak kalıcı yaşam tarzı değişiklikleri ve sürdürülebilir beslenme ile mümkündür. Bilimsel olarak haftada ortalama 0,5–1 kilogram kayıp sağlıklı ve sürdürülebilir kabul edilir. Daha hızlı verilen kilolar genellikle kas ve su kaybıdır. Bizim hedefimiz yalnızca tartıdaki sayıyı düşürmek değil, yağ oranını azaltırken kas kütlesini korumak olmalıdır. Obezitede en kritik adım farkındalıktır. Kişi neden kilo aldığını dürüstçe değerlendirmeli ve kalıcı alışkanlık değişimine odaklanmalıdır. Kısa süreli diyetler yerine sürdürülebilir beslenme modeli oluşturmak gerekir. Küçük ama istikrarlı değişiklikler, büyük ama geçici kararlardan daha etkilidir"
"Yarın diyete başlarım diyenlere mükemmel zamanı beklemeyin diyorum. Büyük kararlar yerine bugün küçük bir adım atın. Bir öğünü dengeleyin, 20 dakika yürüyün ya da su tüketiminizi artırın. Başlamak için yarını değil, bir sonraki öğünü seçin. Değişim erteledikçe zorlaşır; başladıkça kolaylaşır" diyen Gülü, obeziteyle mücadelede en önemli adımın ertelemek yerine harekete geçmek olduğunu vurguladı.





