Hayatlarının sonuna kadar birlikte yaşayacakları insanı seçerken de, yine toplumun aynı sessiz kurallarına tabi olurlar. Gerçekten kişiliğini, ahlakını, halini tavrını beğendikleri bir insanı değil; aileleri, meslektaşları karşısında sunum açısından daha etkili olabileceğini düşündükleri özelliklere sahip olan kişiyi tercih ederler. Örneğin biri, etkili bir kariyer sahibi, birkaç yabancı dil bilen, yurtdışında yüksek lisans yapmış, geniş çevresi olan, tanınmış bir aileye mensup bir insansa; ve diğeri de normal bir işyerinde çalışan, sıradan bir tahsili olan, daha orta halli bir semtte yaşayan, daha temiz ahlaklı, daha üstün karakterde bir insansa, hem kendi bakış açıları hem de çevrelerinin baskılarıyla, birinci seçenekte karar kılarlar.
İşte bu toplumsal kuralların insanların hayatındaki etkileri saymakla bitmeyecek kadar çoktur.
Doğru olduğunu düşündükleri´ şeyi bir kenara bırakıp, sadece 'gerekeni yapmaları´, bu insanların hayatına yalnızca hüsran getirir. Ve akıllarında bir yerlerde, hep o doğru olduğunu bildikleri şeyi yapmamış olmanın pişmanlığı, ona olan hasret ve özlem yatar. Yanlarında, 'istedikleri´ yerine, 'istemek zorunda oldukları´nın olması, başlı başına işkencedir. İçlerinden geldiği gibi yaşayamamak, hayatın asıl güzelliklerinden mahrum kalmak, hep içlerinde bir ukde olarak kalır. Toplumun kendilerini böyle bir kısıtlanmışlığa sürüklediğini görmek, ama bundan geri dönememek; menfaatler uğruna bunlardan vazgeçmemek, işte bu insanların mutsuzluğunun ana sebebidir.
.SEVGİYLE KALIN ÇÜNKÜ SEVGİNİZ YOKSA İÇİ BOŞ ÇINLAYAN BAKIR KAPTAN FARKINIZ OLMAYACAKTIR.