Okullarda yaşanan şiddet olaylarını ve akran zorbalığını düşündüğümüzde, “Tehlike çocukların odasında” uyarısını nasıl anlamalıyız?

Okullarda yaşanan silahlı saldırılar hepimizi sarstı. Çocuğunu sabah okula gönderen anne babanın güven duygusu, böyle olaylarla ağır biçimde yaralanıyor. Ardından aynı soruyla karşılaşıyoruz: “Bunu önceden fark etmek mümkün müydü?”

Bu sorunun cevabını ararken yalnızca okulun kapısına bakamayız. Çocuğun arkadaşlıklarını, evde yaşadıklarını, dijital ortamda karşılaştıklarını ve yardım isteyebileceği insanları birlikte düşünmemiz gerekiyor.

Motorculardan Vali Yardımcısı Kaya’ya ziyaret
Motorculardan Vali Yardımcısı Kaya’ya ziyaret
İçeriği Görüntüle

Malatya Valisi Sayın Seddar Yavuz’un çocukların odalarının sokaktan daha tehlikeli hâle gelebildiğine ilişkin uyarısını bu açıdan önemli buluyorum. Çünkü bugün bir çocuğa ulaşmak için evin kapısını çalmak gerekmiyor. Bir oyun daveti, bir mesaj veya arkadaş gibi görünen bir hesap üzerinden çocuğun dünyasına girilebiliyor.

Akşam olmuş, çocuk odasında, anne baba salonda. Ev sessiz. “Çocuğum evde, güvende” diye düşünüyoruz. Oysa o sırada çocuğumuz bir mesaj grubunda aşağılanıyor, tehdit ediliyor veya istemediği bir davranışa zorlanıyor olabilir. Nerede olduğunu biliyoruz; neler yaşadığını bilmiyor olabiliriz.

Akran zorbalığı da artık okul çıkışında sona ermeyebiliyor. Sınıfta başlayan alay, akşam telefon ekranında devam ediyor. Bir fotoğraf izinsiz paylaşılıyor, aşağılayıcı yorumlar yazılıyor, çocuk topluca dışlanıyor. Evine dönüyor ama kendisini inciten ortamdan uzaklaşamıyor.

Burada dikkatli olmamız gereken bir nokta var: Zorbalığa uğrayan çocukları geleceğin saldırganları gibi görmemeliyiz. Okul saldırılarını da tek bir nedene, bir oyuna veya bir uygulamaya bağlayamayız. Her olay kendi delilleriyle incelenmelidir. Bizim görevimiz, çocuğun yaşadığı sıkıntıyı erken fark etmek ve yardım yollarını açık tutmaktır.

Sosyal medyadaki rol modeller ve kapalı mesajlaşma grupları bu tablonun neresinde?

Çocuklar yalnızca ne söylediklerimizi dinlemiyor; kimlerin beğenildiğini, kimlerin güçlü sayıldığını da izliyor. Bir içerik üreticisinin davranışı, konuşması veya hayat tarzı onlar için örnek hâline gelebiliyor.

Birini beğenmek tek başına sorun değildir. Fakat aşağılamanın güç, şiddetin cesaret, madde kullanımının eğlence gibi sunulduğu içerikleri önemsemeliyiz. Ailenin “Kimi izliyorsun?” sorusunun yanında “O kişide neyi seviyorsun?” diye de sorması gerekir. Çocuğun hayranlığının neye dayandığını anlamadan ona ulaşmak zorlaşır.

Çok takip edilmek veya çok izlenmek, bir kişiyi çocuklar için güvenilir rehber yapmaz. YouTube’da ve diğer platformlarda yararlı içerikler de var, zararlı davranışları çekici gösteren yayınlar da. İçeriği değerlendirmeden bütün yayıncıları aynı kefeye koymak, çocuğun gözünde sözümüzün karşılığını azaltır.

Telegram gibi mesajlaşma platformlarındaki bazı gruplarda ise tehdit, şantaj ve suçu öven paylaşımlar görülebiliyor. Nisan 2026’da Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırılarının ardından Emniyet Genel Müdürlüğü, yürütülen çalışmalar kapsamında 93 Telegram grubunun kapatıldığını açıkladı. Bu durum, dijital ortamda dolaşan tehditlerin ciddiyetini gösteriyor. Ancak grupların kapatılması, saldırıların bu gruplarca örgütlendiğinin tek başına kanıtı değildir.

Aileler platformun adını bilmekle yetinmemeli. Çocuk o grupta ne konuşuyor, kendisinden ne isteniyor, ayrılmak istediğinde baskı görüyor mu? Bunları anlayabilmeliyiz. Özellikle “Bunu ailenden sakla” diyen, özel görüntü isteyen veya tehdit eden kişiler karşısında çocuğun yardım istemesi sağlanmalıdır.

Aileler, çocuğu korkutmadan ve güven ilişkisini bozmadan nasıl kontrol sağlayabilir?

Çocuğun bize anlatabileceği bir ilişki kurarak başlamalıyız. Sürekli sorgulanan bir çocuk, başına bir şey geldiğinde de sorgulanacağını düşünebilir. Telefonunun elinden alınmasından veya azarlanmaktan korktuğu için yaşadığı tehdidi saklayabilir.

Bu yüzden konuşmaya “Ver telefonu, ne saklıyorsun?” diye başlamak yerine, “Bugün oyunda neler oldu?”, “Seni rahatsız eden biri var mı?”, “Grupta istemediğin bir şey yapmanı isteyen oldu mu?” diye sorabiliriz. Cevabı duyduğumuzda hemen hüküm vermeden dinleyebilmeliyiz.

Ailenin vereceği güvence açık olmalı: “Bir hata yapmış olsan bile bana gelebilirsin. Önce seni dinleyeceğim, birlikte çözüm arayacağız.”

Bu yaklaşım sınırsızlık anlamına gelmez. Küçük çocuklarda daha yakın gözetim gerekir. Kullanılan oyunlar, sohbet özellikleri ve gizlilik ayarları bilinmelidir. Ergenlerde ise mahremiyeti gözeten, gerekçesi açıklanmış sınırlar kurulmalıdır. Somut bir tehdit veya istismar şüphesinde güvenlik için gereken müdahale geciktirilmemelidir.

Ekran düzeni evdeki yetişkinleri de kapsamalıdır. Anne baba yemek boyunca telefonuyla ilgilenirken çocuktan sohbet etmesini bekleyemez. Yemekte ve uyku öncesinde ekranlara ara vermek, cihazların gece nerede duracağını kararlaştırmak ve birlikte zaman geçirmek bütün ailenin sorumluluğudur.

Uzun süre internet kullanmak tek başına bağımlılık tanısı değildir. İş ve eğitim için kullanım ile kişinin kontrol etmekte zorlandığı kullanım aynı şey değildir. Ekranın uykuyu, ilişkileri, dersleri ve günlük sorumlulukları nasıl etkilediğine bakmalıyız. Bu mesele çocuklukla da sınırlı değildir; yetişkinlerin kendi alışkanlıklarını değerlendirmesi gerekir.

Çocuğun hayatından ekranı azalttığımızda arkadaşlık, hareket, spor, sanat ve sohbet için yer açmalıyız. “Telefonu bırak” sözünün ardından çocuğun katılabileceği bir hayat bulunmalıdır.

Hangi söz ve davranışlar aileyi harekete geçirmeli?

Çocuğun alışılmış hâlindeki belirgin değişiklikleri önemsemeliyiz. Arkadaşlarından uzaklaşması, sevdiği uğraşları bırakması, okula gitmek istememesi, uykusunun bozulması veya sürekli tedirgin görünmesi konuşmayı gerektirir. Özellikle bunlar sürüyor ve günlük yaşamını etkiliyorsa uzman desteği alınmalıdır.

Ancak yalnız kalmak isteyen her çocuk tehlikede değildir. Tek bir davranıştan hüküm vermek yerine neyin değiştiğine, ne zamandır sürdüğüne ve çocuğun bundan nasıl etkilendiğine bakmalıyız.

Zorbalığa uğrayan çocuk her zaman yaşadığını açıkça adlandırmaz. “Herkes benimle dalga geçiyor”, “Yarın okula gitmesem olur mu?”, “O gruba bir daha girmek istemiyorum” diyebilir. Bu sözleri kapris diye geçiştirmeden ne olduğunu sormalıyız.

“Fotoğraflarımı yayacaklar”, “Gruptan çıkarsam bana zarar verirler”, “Kimseye söylemememi istiyorlar” gibi ifadeler ise doğrudan müdahale gerektirir. Çocuğu suçlamadan dinlemeli, tehdit mesajlarını silmeden uygun bildirim ve destek yollarına başvurmalıyız. Özel görüntüleri başkalarına ileterek yaymamalıyız.

Bir kişinin veya okulun adını vererek saldırıdan söz etmek, tarih belirtmek, silaha erişmeye çalışmak ya da saldırı hazırlığına ilişkin davranışlar göstermek de “Şakadır” diye geçiştirilemez. Yakın ve somut bir tehdit varsa 112’ye haber verilmelidir. Buna karşılık bir oyun tercihi veya tek bir paylaşım üzerinden çocuğa “Suçlu” etiketi yapıştırmak doğru değildir.

“Ben herkese yüküm”, “Keşke hiç olmasaydım”, “Yaşamak istemiyorum” gibi sözler mutlaka ciddiye alınmalıdır. Kendine zarar verme veya yaşamına son vermeye ilişkin planlardan söz etme durumunda yardım geciktirilmemelidir.

Böyle bir kaygı varsa sakin biçimde “Kendine zarar vermeyi ya da yaşamına son vermeyi düşünüyor musun?” diye sorabiliriz. Bunu sormak çocuğun aklına intihar düşüncesi yerleştirmez. Yakın tehlike varsa çocuk yalnız bırakılmamalı, ilaç ve tehlikeli eşyalara erişimi güvenle engellenmeli, 112’den veya en yakın acil servisten yardım alınmalıdır.

Devlete, aileye, okula ve bireylere hangi görevler düşüyor?

Devlet, ailelere yalnızca dikkatli olmalarını söylemekle yetinmemelidir. Dijital güvenlik eğitimleri yaygınlaştırılmalı, çocuk ve ergen ruh sağlığı hizmetlerine erişim güçlendirilmeli; tehdit, şantaj ve istismar bildirimlerinde hızlı işleyen süreçler kurulmalıdır. Dijital platformların çocuk güvenliğine ilişkin sorumlulukları da etkili biçimde denetlenmelidir.

Çocukların spor, sanat ve sosyal etkinliklere ulaşabilmesi bu çalışmaların parçasıdır. Koruyucu hizmetler, sorun ağırlaştıktan sonra verilen destekle sınırlı kalmamalıdır.

Okullar akran zorbalığını “Çocuklar arasında olur” diye küçümsememelidir. Öğrencinin güvenle başvurabileceği rehberlik hizmetleri bulunmalı, aileyle iletişim düzenli sürdürülmelidir. Zorbalığa uğrayan çocuk korunurken zorbalık yapan çocuğun davranışına da müdahale edilmeli ve destek ihtiyacı değerlendirilmelidir. Yardım isteyen öğrenci teşhir edilmemeli, etiketlenmemelidir.

Aile, çocuğun dijital dünyasını tanımalı ve kendi ekran alışkanlıklarını da gözden geçirmelidir. Evde bulunan silah ve mühimmat çocukların erişemeyeceği şekilde güvenli olarak saklanmalıdır. Okulun güvenliğini konuşurken evdeki bu sorumluluğu unutamayız.

İçerik üreticileri, çocukların da izlediği yayınlarda şiddeti, aşağılamayı ve madde kullanımını özendiren bir dil kullanmamalıdır. İzlenme sayısı uğruna kurulan bir cümlenin karşısında gelişmekte olan bir çocuk bulunabileceği hatırlanmalıdır.

Birey olarak bizler de zorbalık görüntülerini eğlence diye paylaşmamak, saldırganları kahramanlaştırmamak ve somut tehditleri görmezden gelmemek zorundayız. Bir çocuğun aşağılandığı görüntüyü yeniden paylaşmak, onun yaşadığı incinmeyi büyütebilir.

Sokak Psikologları Derneği olarak çağrımız, çocuğun davranışının ardındaki duyguyu da merak etmektir. Çocuğa yalnızca dersini, notunu ve sorumluluklarını sormakla yetinmemeliyiz. “Bugün nasılsın?” sorusunun cevabını dinlemeye de vakit ayırmalıyız.

Bir çocuk korktuğunda, utandığında veya yanlış yaptığında kime gideceğini bilmelidir. Okulda ulaşabileceği bir öğretmen, evde konuşabileceği bir yetişkin bulunmalıdır. Odasının kapısını kapatsa bile bize açabileceği bir konuşma kapısı olmalıdır.

Muhabir: Seyrani Solugan