2025 yılının 11 ayında 260 kadın, erkekler tarafından öldürüldü, 267 kadın şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti. İlk altı ayında erkekler tarafından 136 kadın öldürüldü, 145 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. 1 Temmuz 2021’de Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin üzerinden dört yıl geçerken, bu süreçte kadın cinayetlerine ilişkin veriler sözleşmenin kadınlar için ne denli hayati olduğunu bir kez daha ortaya koydu. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışın ardından her yılın ilk altı ayına bakıldığında, kadın cinayetlerinin yüksek seyrini koruduğu ve belirgin dalgalanmalarla artış eğilimi gösterdiğini gözler önüne serdi.
Türkiye’de ve Mersin özelinde kadın cinayetlerinin geldiği nokta, şiddetin artık münferit olaylar olmaktan çıktığını ve kurumsallaşmış bir düzene dönüştüğünü söyleyen Mimoza Kadın Derneği Başkanı Çiğdem Göksoy, “Türkiye’de kadın cinayetleri, artık bireysel sapmalarla ya da ‘aile içi sorunlar’la açıklanamayacak ölçüde kurumsallaşmış bir şiddet düzeninin parçası haline gelmiştir. Her yıl benzer gerekçelerle, benzer biçimlerde ve çoğunlukla cezasız kalan cinayetler; devletin kadınları korumaya yönelik bütüncül ve etkili politikalar üretmekte başarısız olduğunu göstermektedir. Kadınlar en çok, en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülmekte; bu durum toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve erkek egemen normların ne kadar derin yerleştiğini ortaya koymaktadır. Kadın cinayetleri artık münferit vakalar olarak ele alınamayacak ölçüde süreklilik ve yaygınlık kazanmış durumda. Her yıl benzer gerekçelerle, benzer failler tarafından işlenen cinayetler; devletin önleyici, koruyucu ve cezalandırıcı mekanizmalarının etkisizliğini açıkça ortaya koyuyor. Kadınlar çoğunlukla en yakınlarındaki erkekler; eş, eski eş, partner, baba, kardeş tarafından öldürülüyor. Bu durum, şiddetin özel alanla sınırlı değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor. Mersin özelinde gözlemlenen tablo da bu genel politikasızlığın yerel yansımalarından biridir. Göç, yoksulluk, güvencesiz çalışma ve sosyal desteklere sınırlı erişim gibi yapısal eşitsizlikler; kadınların şiddet karşısındaki kırılganlığını artırmaktadır. Ancak bu kırılganlık bireysel koşullardan değil, kadınların yaşam hakkını öncelemeyen makro düzeydeki sosyal, ekonomik ve hukuki politikaların sonucudur. Sonuç olarak Türkiye’de ve Mersin’de kadın cinayetlerinin geldiği nokta; kadınların yaşam hakkını merkeze alan, toplumsal cinsiyet eşitliğini esas alan ve bütüncül biçimde uygulanan bir kadın politikasının yokluğunu açıkça ortaya koymaktadır. Kadın cinayetleri bir kader değil; politik tercihlerin sonucudur. Bu tercih değişmedikçe, sayılar değil yalnızca kadınların hayatları riskli olarak artmaya devam etmektedir” diye konuştu.
Şüpheli kadın ölümleri cinayetleri geçti
2025 verilerine göre şüpheli kadın ölümlerinin, kadın cinayetlerinin sayısını ilk kez geçtiğine dikkat çeken Göksoy; bunun şiddetin azaldığını değil, gerçeğin daha fazla gizlendiğini gösterdiğini dile getirerek, Şüpheli kadın ölümlerinin kadın cinayetlerini geçmesi, şiddetin azaldığına değil; gerçeğin daha fazla gizlendiğine işaret ediyor. Etkin soruşturma yürütülmemesi, olay yeri incelemelerinin yüzeysel yapılması, otopsi süreçlerindeki eksiklikler ve toplumsal cinsiyet perspektifinden yoksun adli değerlendirmeler bu tablonun başlıca nedenleri arasında. Bir kadının ölümünün “intihar” ya da “kaza” olarak hızla kayda geçirilmesi, failin olası sorumluluğunu ortadan kaldırıyor. Bu durum hem adalete erişimi engelliyor hem de erkek şiddetini istatistiksel olarak görünmez kılıyor. Aslında bu tablo bize şunu söylüyor: Kadınların yaşam hakkı hâlâ kamusal bir mesele olarak ele alınmıyor ve şiddetle yüzleşmekten sistematik biçimde kaçınılıyor. Kadın ölümlerinin 'şüpheli' kategorisinde bırakılması; etkisiz soruşturmalar, cinsiyet körü adli süreçler ve fail odaklı yargı anlayışının doğrudan sonucudur. Bu tercihler, şiddeti istatistiksel olarak da görünmez kılarak politik sorumluluğu ortadan kaldırmayı hedefler. Bu tablo bize şunu söylüyor: Türkiye’de kadınlara yönelik şiddet, yalnızca fail tarafından değil, devlet eliyle de görünmezleştirilmektedir. Görünmeyen şiddetle mücadele edilmez; aksine normalleştirilir” dedi.
‘Aile Yılı’ söylemi ve artan şiddet
2025’in 'Aile Yılı' ilan edilmesine rağmen kadına yönelik şiddetin artmasını değerlendiren Göksoy, bunun bir çelişki değil, bilinçli bir politik tercih olduğunu ifade etti. Göksoy, “’Aile Yılı’ söylemi, kadını birey olarak değil, ailenin taşıyıcısı ve sorumlusu olarak tanımlayan bir yaklaşımı besliyor. Bu anlayışta şiddet, çoğu zaman ‘ailenin iç meselesi’ olarak görülüyor ve kadının maruz kaldığı ihlaller ikincilleştiriliyor. Aileyi koruma iddiasıyla geliştirilen politikalar, kadının yaşam hakkını ve güvenliğini merkeze almadığında; şiddeti önlemek yerine sürdürülmesine zemin hazırlıyor. Kadınların boşanma, ayrılma ya da kendi hayatını kurma taleplerinin kriminalize edildiği bir ortamda, şiddetin artması kaçınılmazdır. Güçlü bir aile ancak şiddetsiz ve eşit bir yaşam üzerine kurulabilir” ifadelerini kullandı.
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışın etkileri
İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının kadınların güvenliği üzerinde ağır sonuçlar yarattığını belirten Göksoy, “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış, yalnızca hukuki bir geri adım değil; simgesel ve politik bir kırılma yaratarak Devletin kadınları erkek şiddetine karşı koruma iradesinden vazgeçtiği algısı, hem uygulayıcılar hem de failler üzerinde doğrudan etkili olmak ile birlikte toplumsal cinsiyet eşitliğini reddeden bir siyasal anlayışın sonucudur. Bu süreçte koruma kararlarının keyfi uygulanması, kolluk kuvvetlerinin başvuruları ciddiye almaması ve mahkemelerin dar yorumları yaygınlaştı. Sözleşmenin sunduğu önleyici, bütüncül ve insan hakları temelli yaklaşımın terk edilmesi; kadınların güvenlik duygusunu ciddi biçimde zedeledi. Bugün yaşadığımız artış, bu kararın somut ve ağır sonuçlarını ortaya koyuyor” diye konuştu.
Cezasızlık rejimi ve af düzenlemeleri
Göksoy; Ceza sisteminde ciddi bir caydırıcılık sorunu olduğuna dikkat çekerek, “Türkiye’de ceza sistemi, kadınlara yönelik şiddet söz konusu olduğunda ciddi bir cezasızlık rejimi üretiyor. Failin tutuklanmaması, tutuksuz yargılanması, iyi hal ve haksız tahrik indirimleri; erkeklere ‘ne yaparsan yap cezasız kalabilirsin’ mesajı veriyor. Öte yandan kadınların defalarca başvurduğu halde korunmaması, uzaklaştırma kararlarının uygulanmaması ve risk değerlendirmelerinin yapılmaması, cinayetlerin önlenebilir olduğunu gösteriyor. Yargı süreçlerindeki bu aksaklıklar, yalnızca hukuki değil; politik bir sorundur ve doğrudan kadınların yaşamına mal olmaktadır. Bu tabloya son çıkarılan af ve infaz düzenlemeleri de eklenmiştir. Şiddet faillerinin cezaevinden erken tahliye edilmesi ya da cezasının fiilen ortadan kalkması, cezasızlık rejimini daha da derinleştirmiştir. Kadınlar için bu düzenlemeler açık bir tehdittir: Kendisine şiddet uygulayan erkeğin her an serbest kalabileceği bir yaşam. Af politikaları, kadınların yaşam hakkı hesaba katılmadan hayata geçirildiğinde; devlet eliyle üretilmiş bir güvensizlik ortamı yaratır. Bu düzenlemeler, adalet değil, erkek failler için ikinci bir dokunulmazlık alanıdır” dedi.
Erkekliği dönüştürmeden şiddet bitmez
Erkek şiddetiyle mücadelenin yalnızca kadınların direnciyle çözülemeyeceğini söyleyen Göksoy, “Erkek şiddetiyle mücadele, yalnızca kadınların direnciyle çözülemez. Bu mücadele, erkekliği sorgulayan ve dönüştüren politikaları gerektirir. Erkek şiddeti, bireysel öfke patlamalarının ya da ‘kontrol kaybının’ sonucu değil; öğretilmiş, normalleştirilmiş ve kurumsal olarak yeniden üretilmiş bir iktidar biçimidir. Bu nedenle erkek şiddetiyle mücadele, yalnızca cezai önlemlerle değil; erkekliği, iktidarı ve şiddeti meşrulaştıran toplumsal yapının dönüştürülmesiyle mümkündür. Bilinçlendirme ve eğitim politikaları bu dönüşümün merkezinde yer alır. Toplumsal cinsiyet rolleri, çocukluk çağından itibaren eğitim sistemi aracılığıyla öğretilmektedir. Erkek çocuklara güç, kontrol, sahiplenme ve tahakküm; kız çocuklara ise itaat, fedakârlık ve sabır telkin edilmektedir. Bu eşitsiz öğrenme süreci, şiddeti istisna değil, erkekliğin meşru bir aracı haline getirmektedir. Dolayısıyla erkek şiddetiyle mücadele, ancak bu ideolojik zeminin erken yaşta sorgulanmasıyla kalıcı sonuçlar verebilir. Ancak Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği temelli eğitim politikaları uzun süredir bilinçli biçimde hedef alınmaktadır" şeklinde konuştu.
"Kadınların maruz kaldığı şiddet ya görünmezleştirilmekte ya da meşrulaştırılmaktadır"
Sözlerine devam eden Göksoy, "Müfredattan eşitlik vurgusunun çıkarılması, 'aile yapısına aykırı' söylemiyle cinsiyet eşitliğinin kriminalize edilmesi; erkek şiddetinin beslendiği zemini güçlendirmektedir. Eğitim, eşitliği öğretmediğinde; şiddet, sessizce öğretilmeye devam eder. Bilinçlendirme politikaları yalnızca okullarla sınırlı değildir. Medya, erkek şiddetinin yeniden üretildiği en güçlü alanlardan biridir. Dizilerde, haber dilinde ve popüler kültürde erkeklerin öfkesi romantize edilmekte; kadınların maruz kaldığı şiddet ya görünmezleştirilmekte ya da meşrulaştırılmaktadır. Etkili ve sürekliliği olan kamusal kampanyalar üretilmediği sürece, medya şiddetin karşısında değil, yanında konumlanmaktadır. İş yerleri ve kamu kurumları da bu mücadelenin önemli bir parçasıdır. Erkek şiddeti çoğu zaman kamusal alanlarda, iş yerlerinde ve kurumlar içinde yeniden üretilmektedir. Ancak Türkiye’de cinsel taciz, mobbing ve ayrımcılıkla mücadeleye yönelik zorunlu eğitimler ya hiç yoktur ya da biçimsel düzeyde kalmaktadır. Erkeklere yönelik dönüştürücü programlar geliştirilmeden, şiddetin kaynağına müdahale edilmiş olmaz. Öte yandan, bilinçlendirme ve eğitim politikalarının etkili olabilmesi için politik irade gereklidir. Erkek şiddetini bir 'kültür meselesi' olarak tanımlayıp sorumluluğu topluma yıkmak; devletin yükümlülüklerinden kaçınmasının bir yoludur. Oysa bu şiddet, devletin eğitim, medya ve sosyal politika alanlarında yaptığı tercihlerle doğrudan ilişkilidir. Sonuç olarak erkek şiddetiyle mücadelede bilinçlendirme ve eğitim politikaları, tali değil; kurucu ve dönüştürücü bir rol oynar. Erkekliği sorgulamayan, eşitliği öğretmeyen ve şiddeti açıkça mahkûm etmeyen hiçbir politika gerçek bir mücadele sunamaz. Erkek şiddetiyle yüzleşmek, yalnızca kadınları korumak değil; erkek egemen düzeni dönüştürmeyi göze almak demektir” ifadelerini kullandı.




